Faşizm, Latince’de demet sağlam olsun diye sıkı sıkı sarılmış bir grup çubuktan oluşan sopa anlamına gelen “Fascis”ten türemiş bir sözcük olup, en yaygın anlamıyla
milliyetçi ve ırkçı bir yönetim sistemidir.

Bulgar komünist Dimitrov’a göre faşizm, “finans- kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür”. Faşizm, herhangi bir zamanın değil, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm çağının bir ürünüdür. Faşizm, tekelci burjuvazinin sömürüsünün baskıyla, zorla sürdürülmesinin bir ifadesidir. Faşizmin en
karakteristik özelliklerinden bir tanesi kitle tabanına dayanan bir hareket olmasıdır. Askeri ve diğer açık diktatörlüklerden farklılığı da kitle tabanına dayanan bir hareket olmasında yatar. Faşizmin kendi yönelimine uygun şekillendirmeye çalıştığı en önemli hedef kitlesinden bir tanesi de şüphesiz eğitim ve öğretim kurumlarında eğitim süreçlerine devam eden öğrencilerdir.

Coğrafyamızda faşizm, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hep var olmuştur. Bazen demokrasi maskeli bazense açık faşizm şeklinde vuku bulmuştur. Darbe girişimi öncesi hatırlanacağı üzere Erdoğan ve AKP iktidarı, faşizmin kitle zemini oluşturma noktasında faaliyetlerine hız vermişlerdi. Erdoğan sıklıkla muhtarlarla bir araya geliyordu. Bu şekilde faşizmin kitle ayağını oluşturma noktasında adımlar atıyordu. Öte yandan, özellikle Erdoğan ve iktidarın önemli siyasetçileri yeni bir nesil yaratmaktan bahsediyorlardı. Kastettikleri Türk-İslam anlayışına uygun tekçi-faşist bir nesil yaratma hamlesiydi.

Faşizmin, açık biçimde kurumsallaştığı en kritik dönem şüphesiz 15 Temmuz darbe girişimi sonrasıdır. Darbeyi Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiren Erdoğan, peşi sıra yürürlüğe koyduğu KHK’larla faşizmin kurumsallaşmasından önemli bir aşama kaydetti. Darbe girişimi sonrası, devrimci-demokrat akademisyenlerin üniversitelerden hukuksuzca KHK’larda
tasfiye edilmesinin amacı tam da eğitim kurumlarında faşizmin kitle hareketini yaratma istemiydi. Tasfiye edilen akademisyenlerin yerine tekçi-faşist “akademisyen”
ler iş başına getiriliyordu. Böylece, eğitim kurumlarında öğrencileri faşizmin anlayışına uygun bir “eğitim” sürecinden geçirerek amaçlarına uygun nesilleri yetiştirmiş olacaklardı.

Faşizmin, kitle hareketine dayanma özelliğinden bahsetmiştik ve bu bağlamda gelecek kaygısı olan öğrenciler faşizmin kitleselleşmesinde önemli bir rol oynarlar. Faşizm, gelecek endişesi olan öğrencilere vaatlerde bulunur ve bunu demagoji yöntemiyle gerçekleştirir. Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde söylediği gibi: “Faşizm kitleleri çekebilir, çünkü demagoji yoluyla onların en acil ihtiyaçlarına ve isteklerine seslenir”. Bu noktada faşizmin demagoji ile en acil ihtiyaç ve isteklere seslenmesi, gelecek kaygısı olan öğrencileri faşizmin kitle gücünün önemli bir kesimini oluşturma gerçekliğine dönüşür.

Faşizm, kendisini akıldışılık üzerinden var eder. Bir bakıma faşizm zaten akıldışılıktır. Eğitim kurumlarında bütün öğrenciler, eğitim sistemiyle açık bir çelişki içerisindedirler. Bu gerçeklik apaçık ortadayken, eğitim kurumlarında faşizmin örgütlediği öğrenciler faşizmin akıldışı olduğunu daha anlaşılır kılarlar. Faşizmin kitle tabanını oluşturan faşist öğrenciler de
bütün öğrenciler gibi eğitim sisteminden anti-demokratik uygulamalardan mağdurlardır. Bu gerçekliğe rağmen kendi çıkarına uygun hareket etmez ve bir nevi kendisinin aleyhine olanı savunur. Özcesi, faşizmin kitle tabanını oluşturan öğrenciler kendi çıkarlarına uygun olan talepleri dillendiren devrimci-demokrat öğrencilere saldırarak bir bakıma kendi haklı taleplerine saldırırlar. İşte bahsettiğimiz akıldışılık tam da budur. Bu akıldışılık olmasaydı
zaten bir öğrencinin kendi çıkarına olan taleplerin karşısına dikilmesi ve onları engellemeye çalışması düşünülemezdi.

Coğrafyamızın bütün eğitim kurumlarında kendilerini “ülkücü” olarak tanımlayan ve öğrencilerin haklı ve meşru taleplerine saldıran faşist kişilikler böylesi bir akıl yoksunluğunu yaşamaktadırlar. “Devletin bekası, milli çıkarlar, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” gibi egemen sınıfların kendi çıkarlarını koruma adına kitleleri aldatma yöntemi olarak kullandıkları demagojik söylemlere sarılarak, devrimci-demokrat öğrencilerin mücadelesini engellemeye çalışırlar. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Erdoğan ve AKP iktidarı eğitim kurumlarında faşizmin kitle temelini oluşturma adına hamlelerini sürdürmektedir. Eğitim müfredatından evrimin çıkarılması, imam hatipleşmeye verilen önem boşuna değildir. Bütün bu hamlelerin amacı yukarıda göstermeye çalıştığımız gibi faşizmin eğitim-öğretim kurumlarında kitle tabanının oluşturulmasıyla ilişkilidir.

Anti-faşist mücadele ve eğitim kurumları

Öğrenciler ve eğitim emekçileri faşizmin kitle tabanını oluşturma noktasında nasıl önemli bir yer tutuyorsa aynı şekilde anti-faşist mücadele noktasında da önemli bir yer tutmaktadırlar. Faşizme karşı demokrasi mücadelesi yürüten, başka bir dünya ve eğitim mümkündür diyen, her türlü haksızlığa, anti-demokratik uygulamalara ve faşizme karşı bir karşıkoyuş olarak açığa çıkan kesimlerin (öğrenciler, eğitim emekçileri ve bütün demokratik üniversite bileşenleri) dinamiği de anti-faşist mücadelenin önemli bir cephesini oluşturmaktadır. Bütün toplumu şiddetle baskı altında tutmaya çalışan faşizmin özellikle eğitim kurumlarına saldırıları boşuna değildir. Çünkü okuyan araştıran ve bilgiye ulaşan insanların, sorgulayan
birey ve toplum tipini inşa etmesi faşizmin istemediği bir olgudur. Sorgulayan, içerisinde yaşadığı koşulları değiştirmeye çalışan birey ve toplum faşizmin panzehridir. Bu noktada faşist iktidarların önce üniversiteleri hedef alması bu gerçeklik üzerinden okunmalıdır. “Üniversiteler susarsa, toplum susar.” söylemi bir klişe değil gerçekliktir. Bilimden, adaletten ve demokrasiden yana olan öğrenciler başta olmak üzere bütün demokratik eğitim bileşenlerinin faşizme karşı yan yana gelmesi ve mücadele etmesi bir zorunluluk
olarak kendisini dayatmaktadır. Öğrencilerin güncel görevi, üniversitedeki bütün demokrasi güçlerini bir araya getirmenin öncüsü olarak, üniversiteleri birer anti-faşist mevzi haline getirmek olmalıdır.

Paylaş