Emre Yeksan’ın ilk uzun metrajlı kurmacası “Körfez” bir kabus, bir distopya, bir metaforlar silsilesi, karanlık bir ahval tasviri ve Y kuşağı tarzı militan.

Boşanmış, işsiz ve evsiz kalmış Selim (Ulaş Tuna Astepe), İstanbul’dan İzmir’deki ailesinin yanına döner, eski eşyalarını bodrum kattaki depoya koyar. Babası iflas etmiş, aile işletmesi marangozhane kapanmasın diye icralık olmuş, eve haciz gelmesin diye annesinden boşanmış, aynı evde yaşadığı anlaşılmasın diye saklanmaktadır.

Annesi gündelik işleriyle uğraşır ve arkadaşlarıyla vakit geçirir. Ablası ve eniştesi iki çocuklarıyla rahat bir rutin sürmektedir. Marangozhanedeki işçiler ücretlerini alamadıkları halde çalışmaya devam eder.

Herkes Selim’e anlayış gösterir, kendi haline bırakırlar ne yapacağına karar vermesi için ama sanki ne o, ne ailesi ne de işçiler herhangi bir şeye gerçekten aldırış etmektedir!

İzmir’de avare dolaşan Selim askerlik arkadaşı Cihan’a (Ahmet Melih Yılmaz) rastlar. Kendisi gibi okumuş bir kentsoylu olmayan bu genç adamı hiç tanımamasına rağmen onunla arkadaşlık ederek vakit geçirir.

Bir akşam Körfez’de bir gemi yanmaya başlar. Ardından İzmir’i dayanılmaz bir koku kaplar. Yazlık evi bulunanlar kenti terk eder. Zemindeki çamur bazı mahalleleri oturulmaz hale getirir. Polis şiddet eylemlerine karşı önlem almaya başlar. Kent yavaş yavaş yaşanmaz bir hale gelmektedir…

İzmir, Türkiye’yi temsilen çürümüş ve kokuşmaktadır…

“Süt”, “Unutma Beni İstanbul” ve “Sesime Gel” filmlerinde yapımcılığı üstlenen, “Hoşgeldin Lenin” belgeselini yapan Emre Yeksan, yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı kurmacada büyük bir iddiaya kalkışıyor. “Körfez”, bir metaforlar silsilesiyle günümüz Türkiyesinin genel durumunu bir yangın yerine, çürümüş ve kokuşmuş bir bataklığa benzetiyor ve hiçbir şeye aldırış etmeyen orta sınıfı yeriyor.

 

 

Y Kuşağı, Echo Boomer ya da Milenyumlar diye adlandırılan yaş grubunu temsil eden kahramanları Selim ve Cihan aracılığıyla sınıf ayrımının ortadan kalkacağı ve bu distopik filmin ütopik finalindeki gibi bütün kesimlerin buluşacağı bir ‘yumuşak devrim’ hayal ediyor.

Amaçsız ve aşksız kalmış, hayatı akışına bırakmış, kendi kentinde turist gibi dolaşan bir genç adamın öyküsünde ne kadar ‘devimci’ olunabilirse o kadar ‘devrimci’ bir film “Körfez”. Selim’in gözünden kentin işçi sınıfının yaşadığı kenar mahalleleri, dar sokakları ve işsizlerin aylaklık ettiği mekanları gösteriyor.

Burjuvazinin evleri ve eşyaları değersizleşirken, bir ceset gibi çürüyen kentten kaçıp giderlerken geride kalanlara odaklanıyor.

Tıpkı filmdeki gibi bir zamanlar İzmir’de deniz öyle kötü kokardı ki vapurların camları yaz sıcağında dahi açılmazdı…

Selim’in kuşağı ancak hayal meyal hatırlayabilir bunu.

Terör saldırısı olup olmadığı anlaşılmayan gemi yangını ise benzerleri İzmir’de de yaşanmış olmasına rağmen, daha çok İstanbul Boğazı’nda Independente adlı Rumen bandıralı tankerin bir Yunan kuru yük gemisiyle çarpıştıktan sonra yanışını hatırlatıyor.

 

körfez filmi 1

 

70’lerin sonundan korkutucu hatıralar -kötü kokuların ve alevlerin yükselmesi, sokaklardaki çatışmalar, cinselliğin tabu olması- bugüne yansıtılıp bir çöküş yeniden kurgulanıyor, tam Jung’a göre bir kabusu andıran “Körfez”de.

Filmdeki hemen her şey gerçek ve göründüğü gibi, bir yandan da her şey bir rüyadaymışçasına fantastik… Anlatılan her şey birer metafora dönüştüğü için “Körfez”i okumak için semiyoloji giriyor devreye. Selim’in çamura batmasına varıncaya dek hepsi açık ve anlaşılır, doğrudan anlamlandırılabilir metaforlar bunlar.

Ancak izledikçe izleyiciyi yoruyor, film. Yavaşlığıyla, melankolisiyle, metaforların yoğunluğuyla… Filmin hemen başında Selim’in ailesinin marangozhanesinde işçiler koca ağaç gövdelerine tıklayarak tahtakurusu ararken onları izlemesi ama kafasının içinde orman sesleri duyması gibi büyüleyici birkaç sahne daha olsa “Körfez”e sınıf atlatırdı.

Oysa Selim eski eşyalarını ıssız bir kıyıda yaktığı için onu gözaltına alan polis memurlarının işgüzarlığı misali işgüzarlık edilmiş sahneler var filmde. Polis otomobilinde iki memurun Selim’i başlarından atmak için dövüp yolun ortasında bırakmaları gibi… İlk filmlere özgü birçok meseleyi bir arada aynı yapımda anlatma telaşı “Körfez”de de mevcut.

Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun gözündeki İzmir mitini yerle yeksan eden “Körfez” bir de üstüne taşra muamelesi yapıyor kente. Nuri Bilge Ceylan’ın başyapıtlarından “Mayıs Sıkıntısı” misali herkesin kendine göre bir derdi tasası varken, oralı olduğu halde yabancı gibi, turist gibi amaçsız dolaşan bir adam ve onun sıkıntısı ön plana çıkıyor.

Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali Eleştirmenlerin Haftası bölümünde yapan “Körfez” potansiyelini tam olarak değerlendirememiş bir proje olarak bakıldığında ilginç ve yaratıcılarının yüreklendirilmesi gereken bir ilk film.

 

Kaynak: Ahval

Paylaş