Postmodern “aykırılarla” birlikte Bukowski ve Samuel Beckett dışında herkesin bir güzel anlayışı var; günah işlemekten vazgeçmeyen şeytan da dahil herkes güzeli arzular. İyilik ve kötülük gibi güzellik ve çirkinlik de felsefi bir sorundur.

Güzellik doğal toplumdan edindiğimiz sonsuz özgürlük tahayyülünün ölçüsü, iyinin de ötesinde varlığın ulaşmak istediği son duraktır. Cennet tasvirlerinde iyiden fazla güzelden, “çok güzelden“ söz edilir. Güzelin varlığı göz ve zihin alıcıdır. Güzel sıradan bir olay değil, çarpıcı ve ahenkli, canlı ve tatlı, harekete geçiren ve coşkulu, kısacası güzelliğin Spinoza’nın insanda olumlu “karşılaşma” veya neşe dediği ne varsa uyandıran bir karakteri vardır.

Güzellik insan zihnini kurcalamış bir entite olarak önce bir göz yansımasından çıkan sözsel bir anlama kavuşmuştur. Ne var ki artık güzele yalnızca göze görünen bir yansıma ya da öznel bir yorum olarak değil, felsefi ve semantik bir yorum yüklüyoruz. Günümüzde güzelliği salt görsel güzellikle değerlendiren her yorum, sığlıkla eş tutulur. Güzelin hakikati belki de en derin modern sorunsallardandır. İnsan her zaman güzele dair olanla karşılaşmaz, modern toplumsal yaşam güzelliğin budandığı ve görünmez kılınarak hakkında en çok yanılsama yaratıldığı yaşamdır. Analitik aklın kurguladığı simetri ile oluşturulan “güzel” özünde duygudan yoksundur, mattır. Oysa o duygulu, özlü ve tutkuludur.

Güzelliği anlamla birlikte değerlendirmek, oldukça önemli bir kavrayış gücü demektir. Bu sayede modern görsel, teknik hileler ve efektlerle her ahenkli ve göz alıcı yansıma güzel olarak değerlendirilmiyor. Başka bir deyişle güzel olanın bir asaleti olduğu fikri yalnızca belirleme değil bir aksiyomdur.  Asaleti hakiki oluşundan, böylece hakikatle kurduğu ilişkiden ileri gelir. Başka bir deyişle güzel olan “sığ” olmayandır.  Burada Hegel’in “güçsüz güzellik” dediği belirlemeyi anımsamalıyız ama güzelliği artık yalnızca göz kamaştırıcı bir ahenk ve parlaklıkla değil anlam, güç ve erdemle birlikte düşündüğümüzü fark ediyoruz. Aksi halde “dünya güzellik kraliçesinin” dünyanın en saygın insanı olması gerekirdi. Papa ve Dalay Lama’nın gördüğü itibar ise farklı bir tartışma konusu.

O halde güzel olan saygındır. Modern estetikte güzel tanrı vergisidir, (bazı hallerde plastik cerrahlar ya da kozmetikle yapıldığı gibi) sonradan güzelleştirme olmaz. Ama hakikatte güzellik içsel bir durumdur. İnsanlığın pozitif ve olumlayıcı ufkunda güzelin tarifi edebiyat ve sanatla ifade kazandırılmaya çalışılan derinliğiyle yer eder. Güzel bizi gerçeklikten koparıp hakikate yaklaştırdığını hissettiğimiz cennetvari olandır. Bu nedenle çarpıcı ve heyecan vericidir.

Bir de çirkin vardır. Çirkin, yaşamda keder üreten, olumsuzluğa gönderme yapan, olumsuz olanla ilgili bir rahatsızlık konusudur. Geleneksel kategoride çirkin sığ ve biçimsiz-ahenksiz olandır. Modernizmin başlarında Victor Hugo, Goya veya Dostoyevski gibi sanatçılar buna güçlü itirazlar geliştirdi ama geleneksel olarak çirkinlikle ilgili son derece bulanık görüşlere sahibiz.  Tersi geçerli olsa da modernizmde çirkin, düzensiz değil düzenli olandır. Estetik bir ölçü ve simetriye indirgenmiştir.

Politik felsefede ise güzelliğin rejimi olarak demokrasi ya da sosyalizm resmedilmiştir. Bu “düzenler” denenip görülmüş olsun ya da olmasın güzellikle daha haşır neşir olma ideasında olduklarından çoğunlukla geçer akçedirler. Sosyalizm ya da komünizm halen güzeli vaat etmeye devam etmektedir. Sorun, üzerinde anlaştığımız bir güzellikler imgelemine sahip olmamamızdır.

Faşizm güzel olanla gayri meşru bir ilişki kurar. Faşizmin güzel olanla derdi bir kapma olayıdır. Faşizm güzelliğin bilimi sayılan estetik ve zevkten yoksun, saf yüzeye ve en katı gerçekliğe dair kullanılmış atık bir “sistem” olduğundan, arzulanan dehşet olarak zaman zaman sahneye çıkmıştır. O, kapitalizmin yer altı silahı, yedek sistemi ya da son “çaresi”dir. Faşizm, içinde bireylerin güçsüz ve çaresizce ağladığı, işinden atılarak, horlanan ve bireysel tercihlerinden ötürü hırpalanarak görünmez hale geldiği ama kalabalıkların coştuğu totaliter dehşettir. Süreklileşen haksızlığın kalabalıkların törensel ayinleri karşısında önemsizleştiği düzendir. Roland Barthes “faşizm horgörüdür” der. Ama her devletçi uygarlıkta olduğu gibi kapitalist modernite ve onun celladı olan faşizm de bünyesindeki kötülüğü ve horgörüyü örtbas edecek bir yanılsamaya ihtiyaç duymaktadır. İnsan yığınlarına “sıraya dizilin, bir kısmınızı savaşlara, bir kısmınızı maden ve kömür ocaklarına ve geriye kalanlarınızı da ölüme ve köleliğe gidenlere ağıt yakmak için burada tutuyorum” deyince etkili olamayacağına göre bir illüzyona ihtiyaç duyacaktır. Kutsal kitaplar da dümdüz bir üslupla size tanrının kitabı olarak indim gibi bir cümle kullanınca “inandırıcı” olamayacağına göre faşizmin duygularla ilgili bir gerilimli ilişkisi, dahası modern teamüllerin ötesine geçen bir histeriyle ilişkili. Pek çok siyasi idea gibi aslında kapitalizm de güzel olan, güzeli biçimlendiren renklerden ve ahenkten medet ummak durumundadır. Nefret ettiği ve iktidarının ilk icraatında yıkıp griye boyadığı “renkleri” reklamlarda ve politik çıkar devşireceği kampanyalarda kullanmak durumunda kalır.

 

Güzellik, Güçsüz Güzellik

Yan yana gelmesi zor olan bu iki sözcük yaşanan yanılsamayı izah edebilir. Zira faşizmin “güzel” olmadığını ama kapitalizm krize girdiğinde “en güzel” ve ideal görünüp tüm duygu ve düşünce dünyalarını alt üst ederek mümkün hale gelebildiğini biliyoruz. Üstelik sadece nazi üniformasıyla değil her toplumun kendi sembolleriyle giydiği bir giysidir. Sarhoş bir arkadaş grubunun işlediği cinayet ve tecavüz suçunda olduğu gibi, bir toplumu da birdenbire insanlığa karşı suç işlemiş olmakla karşı karşıya bırakır.

John Heartfield – Little German Christmas Tree

Faşizmin paradoksu güzelliği yadsıyamamasıdır. Ama onu gene de çok ustalıkla kullanmakta; güzel, anlamlı ve değerli olanı gün aşırı iğfal etmektedir. Hitler, ordularıyla herkesi yenebileceğini düşündü ama kendisine “estetik” kazandıramadı. Sorun kötü bir ressam olması değildi elbette. İhtişam, azamet, güç ve fanatik vecdi sık kullandı ama bu, görsel yanılsama ve ayartma teknikleri olmaktan başka bir yere çıkmadı. Sorun, hakikat düzleminde güzel olandan yoksun oluşuydu, yani güzel bir tahayyüle değil nefret ve yıkım dolu bir tahayyüle dayanmasıydı. Günümüzde güzel, faşizmin metresi konumundadır. Esas sorun onu özgürleştirmektir.

Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dediği gibi kapitalizmin “tabancası” olan faşizm yıkılmış ve teşhir edilmiş olmasa, tüm dehşetine rağmen liberalizmin “birlikte yaşayacağı” bir sistem olarak kalabilirdi. Günümüzde kadın haklarının ayaklar altında olduğu, eşitsizlik ve şiddetin olağan bir uygulama ve hukuken nüfuslu birinin öne süreceği “Allah’a küfretti” iddiası karşısında kafası kesilen insanlarla dolu olduğu bir ülke olmasına rağmen, dünya devletler sisteminde ABD’nin en saygın müttefiki değil mi? Hatta yeni “First Lady” Melania Trump Suudi Arabistan’da (elbette yalnız gitmemişti) kadın haklarında yaşanan ilerlemeden “memnuniyet” duyduğunu bile söyledi.1 Dolayısıyla “demokrasinin beşiği” Batı’nın Suudi Arabistan “rahatsızlığı” yalnızca bu kadarla sınırlı. Kuvvetli bir halk demokrasisi gelişip S. Arabistan’daki zulüm, baskı ve ahlaksızlık rejimini alaşağı edip ortalama bir demokrasi kurduğunda, mevcut Suudi rejimi en başta ABD ve AB tarafından lanetlenecektir. Ama bu durum şu anda küresel sistem  için herhangi bir rahatsızlık kaynağı değildir.

 

Yanılsamalar

Kapitalist modernitenin sanatı, bilimi, sporu ve kültürü çalarak çarpıttığı ve halklara karşı etkili birer silaha dönüştürdüğü bilinen bir gerçek. Ama faşizm daha derinlerde ve ben ile öteki arasındaki biyopolitik iktidar ilişkilerinde yatar. Modernizm biyopolitik iktidarın üst belirleyeni olarak faşizmi yeniden üretir. Kafka’nın bir sabah uyanınca böcek olduğunu gören Gregor Samsa’sı üzerine halen söz söylenmemiştir. Böcekleşmek faşizmdir çünkü. Esas sorun kitlelerin faşizmi arzulamasıdır. Faşizm sado-mazoşist bir cinsel arzuda olduğu gibi kitleler nezdinde de iktidara özlem duyma olarak zuhur edebilir.

Faşizmin pek çok yöntem geliştirerek devlet şiddetine ve iktidara rıza ürettiğini ve kitlelerin onu arzulamasını sağladığı sır değil. Ama bu Freud’un bilinç dışı adını verdiği ve Lacan’ın ‘jouissance’ dediği bilinç dışı haz olarak kitlelerin faşizmi arzulaması, daha fazla tahakküm ve devlet şiddetiyle problemlerin hallolacağına duyulan muhafazakar bir doxadır.Benliğin şiddet görme arzusunun yaratılması toplumsal bedenin uyarılmasıyla (sık sık şiddet ve baskı görerek) mümkündür.

Elinden her seçeneği alınan bireyler topluluğu olarak halk, çareyi iktidarın daha fazla etkin olmasında görür. Sık sık ‘sallandıracaksın Taksim meydanında 50 tanesini’ teranesi iktidar arzusunun en klişe sözlerinden değil midir? Oysa çok özenilen İran’daki gibi idam ipinin ucu bir kaçtı mı, ortada kimin sallanacağını belirleyen hiç bir şey kalmaz. Devlet yalanlarıyla eğitilmiş toplumlar yasaların suçlulara karşı yapıldığına naifçe inanır ama faşizm, Öcalan’ın “topluma karşı sürekli savaş rejimi” dediği düzendir. İktidarın gerçekliği herkesin suçlu olabileceği ve “düşmanlarla” dolu bir ideolojik kurgudur. Yine Öcalan bu duruma bu yüzden ‘karılaştırılma’ der. Kocasından sık sık şiddet ve hakaret gören bir kadın çocukları üzerinde bile bir saygınlığı kalmayıncaya kadar yaşadığı sürekli düşüş ve aşağılanma karşısında, çocuklarını babalarına şikayet ederek disipline etmeye çalışır. Kimi zaman evde baba disiplinini en çok kadın ister. O da çocuklarını şiddetle cezalandırmak ister bu nedenle. Çare daha fazla şiddet, yasak, baskı ve hakaret gibi görünür. Sonuç ise baskı ve hakaret görerek yetişen sağlıksız nesillerdir.

 

Törenler

Faşizmin topluma karşı bir savaş rejimi olarak arzu ürettiği özel uygulamalarından biri kitlesel törenlerdir. Kitlesel biraraya gelişleri en çok yasaklayan sistem faşizm olmasına rağmen törenlerle tam bir toplu vecd ayini organize eder. Faşizm bir törenler ve merasimler rejimidir. Askeri, yarı askeri ya da kutlama veya anma törenleri resmi ideoloji ya da şefin azametini pekiştirmek için ideolojik üretim yerleridir. 1977 yapımı ‘Özel Bir Gün’ filminde tüm mahalle halkı Hitler’in Mussolini ile birlikte yaptığı Roma ziyareti nedeniyle yapılacak törene katılmaya gider. Ama sitenin kapıcısı olan yaşlı kadın töreni canlı olarak yayımlayan radyonun sesini sonuna kadar açarak, tüm kalbiyle törende olduğunu ispat etme gayreti içindedir. Bir temizlik işçisi olduğu için törene gidememiş olsa da törenden dönen mahalle halkını tek tek karşılayarak onlarla “milli” duygudaşlık kurduğunu ifade etme ihtiyacı duyar. Gerçekten de faşizm kadar insanı kişiliksizleştiren başka bir siyasi illüzyon yoktur. Film boyunca radyo sesi fondan eksik olmaz. Faşizmde toplumdan ve bireysellikten koparılan “tavizlerle” giderek bir mecburiyet yaratılır. Bu mecburiyet yasaya ve kitlesel histeriye dönüşür. Devlet her yeri kapladığında birey ve toplum görünmez olur. Bir toplum için en acıklı durum kendi eliyle inşa ettiği devlet canavarlığı (faşizm) karşısında yaşadığı çaresizliktir.

Türkiye ve pek çok faşist ülkede resmi ideoloji ve devlet kutsiyeti törenlerle inşa edilir. Karın tokluğuna çalışan ve yaşam seçenekleri oldukça daraltılan bireylerin imgeleminde  devlet, tıpkı Orhan Kemal’in ölümsüz eseri olan Bekçi Murtaza karakteri gibi en yüce tanrıdır. Törenlerde modern vatandaşın çağdaş prangaları olan ev kirası, faturalar ve geçimle ilgili gereklilikler veya bireysel tatmin alanları unutuluverir. Yeter ki devlete güvenilsin; hepsi hallolacaktır ve dünyaya hükmedilecektir. Alternatif eğlence ve gösteri olanaklarından yoksun olan kitleler ustaca ikna ya da motive edilerek törenlerle yönetilir. Burada yüceltilen bayrak, vatan ya da millet sevgisi gibi kavramlar aslında son derece simgeseldir. Türkiye’de en çok yurt dışında yaşamak ve başka bir ülkenin vatandaşı olmak isteyenlerin bu “vatanseverler” olması bu yüzdendir. Türkiye’deki demokrasinin tamamen ortadan kaldırılmasını onaylayan bu “vatanseverler” Türkiye’de yaşamak istemezler. Gerçek bir yurt sevgisi değil sembollerle kandırılarak manipüle edilen insan yığınlarıdır. Avusturya’da Erdoğan’ın başkanlık diktasını onaylayan “gurbetçi” kitlelerden yalnızca çok düşük bir oranı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı kabul etmiştir. Geriye kalan herkes Avusturya vatandaşı olarak kalmak istediğini beyan etmiştir. Avrupa ülkelerinin refah ve özgürlük ortamını terk etmeden Türkiye’deki faşizmi en çok onaylayanlar da bu kitlelerdir.

Öcalan bir görüşmesinde Selçuklu devletine karşı Baba İshak ve Türkmen ayaklanmalarını örnek verirken “Türkiye’de tarih sağcılara terk edildi” demişti. Sorulması gereken soru “törenler ülkeye ve topluma olan aidiyet hissini inşa edebilir mi”dir. Yani “milli şuur” denilen olgu nasıl oluşur? Çok açık ki tarih biliminin çarpıtılmasıyla oluşan yanlış bilmeyle. Tarihinde hep askeri zaferler ve kahramanlıklar olduğuna inanan toplum sözgelimi Ermeni soykırımına elbette bir dış ve iç düşmanlar komplosu olarak bakar. Bu, MGK kararlarına gerek duyulmadan eğitim ve çarpıtılarak edinilmiş bilinçle “eğitilen” toplumun aklıdır. Eğitim faşizmin insan fabrikasyonudur. Ulusal marşlar veya milliyetçi şarkılar “toplumsal kimlikle” ya da sanatla ilgili olsa Almanların veya İtalyanların faşizm döneminde her yerde çalınan “vatan millet” marşları unutulup gitmez, bugün çalındığında tüm toplumun kulaklarını tırmalarcasına rahatsızlık duymasına neden olmazdı. Zira ulusal kimliğe sahip olmak, başka ulusal kimliklerin nefreti koşuluna bağlı değildir. Faşizmi yaşamış toplumlar için bu rejimler yalnızca utanç ve dünya insanlık ailesine karşı mahcubiyet kaynağıdır.

 

Türk Marşları, Şarkıları ve Dizileri-Goebbels’in Evcilleştirilmesi

Adorno, Minima Moralia adlı kitabında her müzik türünün bir toplumsal çelişkinin ya da ‘durumun’ yankılanması sonucu oluştuğunu belirtir. Nietzsche de sanatın “gerçeğin elinden ölmemizi engelleyen yegane hakikat” olduğunu söyleyerek sanatı yüceltir. Müziğin yaşanmakta olan son derece gerçek (örneğin savaş gibi) durumları birden bire ters yüz ettiğine dair sayısız örnek var. Lübnan iç savaşında Lübanlı sanatçı Feyruz’un şarkısı çaldığında savaşın kısa süre de olsa durduğu söylenir. Lenin, Gorki’ye yazdığı mektuplarından birinde “Beethoven’ın Appassionata’dan daha iyi bir şey bilmiyorum, verseler her gün dinlerim. Onu dinlemeyi bırakmazsam devrim yapmaktan vazgeçerdim” diye yazar.  Yine başka bir devrimci önder olan Öcalan temel motivasyonunu Aram Tigran’ın bir şarkısını dinlediğinde fark ettiğini söyler. Öcalan bu şarkıdaki duygular ve hissettiği anlam için dünyayı karşısına almayı göze alacak kadar tutkuyla dolar. Estetikle ilgili olan bu tutku, bir halkın kaderiyle ilgili değil midir?

Ama her dinleti sanat değeri taşımadığı gibi hakikat yerine saf gerçekliğe ve kitlesel saldırganlığa da neden olabilir. Umutsuzluk ve en kaba kaderciliğin müziği olan arabesk de bir hikayeye ve kültürel çelişkiye gönderme yapar. Ama örneğin marşlar toplumun askerleşmesini sağlayan zoraki motivasyonlardır. Bu sebeple sanatsal değil kaba armonilerdir. Milli marşların temel motivasyonu saldırı, güç, “tehdit altında olan ulusun” saldırıya geçmesi ve dünyayı yönetmesi temasıdır. Burada kitlelerden eleştiri ve fikirle daha iyi bir yaşam üzerine duygu ve düşünce geliştirmesi değil; yalnızca daha fazla “gurur duyulması” istenir. İçeriği tamamen boş olan “milli” kibri dünyanın süper güçlerinin kendilerini “kıskandığını” söylemeye kadar vardırırlar.

Eleştiri ulusal gururla uyuşmaz, kabaran milli galeyanın temposunu düşüren eleştiri, bu nedenle “terörizm” ve “vatana ihanetle” suçlanır. Faşist ülkelerde kitap yakma, aydınların ve sanatçıların zulüm görmesi ve eleştirel düşüncenin yasaklanması “ulusal galeyanı” zayıflattığı içindir. Bu her faşist marşta değişmez bir imgedir. Marşlarla duygusal dünyasını dolduran toplumlar, kendilik etiğini kaybeden toplumlardır.Kendi geleneksel halk şarkılarını ve bireyselliklerini unutarak topluma karşı sürdürülen savaşın yakıtı olmaya doğru sürüklenirler. Aynı etnik kimlikten olmak da şart değildir, aslolan kitlesel vecd haline dahil olmaktır. Gerisi askerleşme ve faşizmin cehennem yakıtı olmadır. Türkiye’de ülke sevgisi denildiğinde ilk akla gelen şarkılardan olan “Bir Başkadır Benim Memleketim” bu “memlekete” ait değildir. Pek çok Kürt halk şarkısının ve ezgisinin Türkçeleştirilerek çalındığı kamuoyunda sık tartışılan bir konu. Aynı durum Rumca ve Ermenice şarkılar için de geçerlidir. İstiklal marşı Rousseau’nun senfonisinden alınırken, ‘Dağ başını duman almış’ diye başlayan Gençlik Marşı’nın müziği İsveç kız jimnastik takımının şarkısıydı.Ismarlama kültür ve ısmarlama sanatla faşizm gaspla kendisini tahkim eder.

Türkiye’de faşist olarak bilinen sanatçılar resmi ideolojinin galeyanına gelen ve özgürleşmemiş kişiler oldukları için değil, yetenekli oldukları için kabul gördü. Faşistlik sonradan giyinildi, önce yetenek serdedildi. Türk aydın ve sanatçısının faşizm ve demokrasiye yaklaşımı başlı başına bir çalışma konusu olduğundan konuyu burada bırakıyoruz. Galiba esas mesele zihinsel rönesansın gelişmeyişi ve güçlü bir insan mefhumunun algılanmayışıyla ilgili. Türk aydınlanmacılığı sayılan Kemalizm gözünü insan diye açmadı, Türk diye açtı. Dolayısıyla insan üzerine bir tefekkürü yoktur.

Sanatın güzel ve değerli olandan koparılışı yalnızca müzikte de ifade bulmaz. Sinema, Goebbels’den beri faşizmin en etkili propaganda aracı olarak kullanılmak istendi. Belki de Haneke ve bazı isimler dışında Alman sinemasının gelişemeyişinin nedeni Goebbels’in savaş yıllarında estirdiği sinema furyasıdır. Kurgulanan dünya, Alman imgesine hep başka milletleri “temizleme” temasıyla nakşedildi. Nefret, savaş ve asker toplum temaları, Alman ulusal imgelemini olağanüstü derecede tahrip etmiştir.  Yaşanan sığlığın bir nedeni bu olabilir.

Bugün Türkiye’deki diziler de büyük paralar ve yatırımlarla esas temasını Kürt nefretine harcadığından, toplumun baskı ve sömürü altına alınmasında oldukça kritik bir öneme sahiptir. Diğer yandan da Türk kimliği hiç bu kadar fakirleşmemişti. Kürtlüğün tasfiyesi üzerine kurulan Türk egemen ulus kimliği, giderek varlık sorunu yaşamaktadır. Sanayisi, ekonomisi, eğitimi, kültürü ve ulusal ordusu tarihinin en yoğun çöküşünü yaşayan Türk faşizmi, yayımladığı abartılı ve yalandan ibaret milliyetçi dizilerde “seyircileri” kılıçla ya da Osmanlı kıyafetiyle ekran başında tutabilecek bir “motivasyon” yaratmada ise oldukça mahir. Faşizm, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde yıkılmış rejimler olabilir ama Türkiye’de kurumsal halde.

Savaş ve yıkımlarla dolu bir yüzyıl geçirdik ve insanlığımız oldukça yorgun. Bu nedenle tür olarak milenium çağında, hiçbir zaman olmadığı kadar kavramsal kaos içerisindeyiz. Neyin güzel ya da çirkin olduğu hakkındaki geleneksel kanaatlerimiz, savaşların külleri arasından görünmez hale gelmiş durumda. Bize yeni bir hakikat düzlemi lazım ama ona eski motivasyonla sarılamıyoruz. Çünkü yorgunuz ve aldatıldık! En güzel şiirleri söyleyerek en şanlı kavgalara giren insanlığımız, en kaba bir bürokratik devleti doğurdu, bundan büyük şaşkınlık olur mu? Laiklik, aydınlanma, hümanizm, liberal demokrasi, sosyalizm ve daha bir çok idea, hiçbir vakit olmadığı kadar ayaklar altında. Çokça eleştirerek bürokratik devlet dediğimiz Sovyetler Birliği dönemini bile mumla arıyoruz. İnsanlığımızın bir tek umudu var o da Rojava ve Kürdistan devrimi.

Son seçimlerde sola dair ne varsa gittikçe görünmez olan Fransa’nın militan entelektüellerinden Badiou geçtiğimiz günlerde verdiği bir mülakatta gittikçe komünizmden daha az söz edeceğimizi ve elde başka bir kavram bulunmadığını söyledi. Oysa bu doğru değil, Rojava ve tüm Kürdistan devrimi insanlığa gittikçe daha güzel ve özgür bir dünya şansını sunacaktır. Üstelik fıkralara konu olan soğuk savaş kabalığı gibi tek düze, totaliter, eril, bürokratik ve soğuk bir sosyalizm değil; etik, estetik ve demokratik özle kişilik kazanmış demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplumla olacaktır. Güzellikte ısrar etmenin etik, estetik ve demokratik özüyle buna demokratik modernite diyoruz.

Mehmet SEZGİN-demokratik modernite

Paylaş