“Sinema’nın Doğuşu ve Edebiyat ile İlişkisi” yazısı Önder Yıldız tarafından kaleme alınmıştır. Yazıyı iki parçada yayınlayacağız.


 

İlk sinema seyircileri, 1895 yılında Paris’teki Grand Cafe’de; bulanık karelerin bir perde üzerinde akışını izlerken benzersiz bir heyecana kapılmıştı. Film karelerinin toz zerrecikleri gibi her yere savrulup durduğu günümüzde, neredeyse bu büyüleyici sanatı var olmadığı zamanları tamamıyla unutturmuş durumda. New Orleas’tan Tac Mahal’e dek dünyanın her yerinde milyonlarca projeksiyon cihazı durmaksızın çalışıyor. Ucuz filmlerden uluslararası prodüksiyonlara, erotik aksiyonlardan Avangrand çalışmalara dek binlerce filmi salonlarda yaşatıyor.[1]

Sinema sanatı, diğer sanat dallarıyla karşılaştırıldığında onlardan çok daha yeni bir sanat dalıdır. Sinema, resim, edebiyat, müzik, tiyatro gibi sanat dallarının bir bileşkesi gibidir. Diğer sanat dallarına bakıldığında bu yeni sanat dalının gelişimi öylesine hızlı bir biçimde olmuştur ki teknik olarak gösterilen ilk gösterimden bu yana nerdeyse kendini aşar duruma gelmiştir. Ne var ki yedinci sanat sinema ile en büyük etkileşim içinde olan sanat dalı edebiyat olmuştur. Sinema ile roman arasındaki etkileşimde Monaco şu biçimde söz etmektedir “Sinemanın anlatı potansiyeli öylesinedir ki en güçlü bağını resim hatta tiyatro ile değil romanla kurmuştur. Hem filmler hem de romanlar çok ayrıntılı uzun öyküler anlatırlar.”[2] Sinema edebiyat ilişkisi her iki sanat dalını avantaj ve dezavantajları bağlamında çok tartışılan bir konu olsa da çok sayıda eser beyaz perdede uyarlanma olarak yerini almıştır. Dünya sinemasında, Jare Auste’in klasik romanı “Aşk Ve Gurur”, Charles Dickens’ın “Büyük Umutlar” romanı, Tolstoy’un ölümsüz eseri “Anna Karanina”, Victor Hugo’nun eseri “Sefiller”, Alexsandr Dumas’ın ünlü klasiği “Monte Cristo Kontu” beyaz perdeye uyarlanan önemli eserlerin bir kısmıdır.

Türk sinemasında ise; edebiyat sinema birlikteliği biraz daha farklı ve köklü bir sürece dayanır. Sözlü kültürün yazılı kültüre göre baskın olduğu Türkiye’de batı merkezli yayılan görsel kültüre geçişte herhangi bir zorluk olmamıştır. Bu yüzden de Türk sineması ile sinema roman birlikteliğinin ortak bir tarihe sahip olduğu söylenebilir. Türk filmlerinin de ilk örneklerini roman uyarlamalı oluşturmaktadır. Bu uyarlamanın ilki ise; Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Ahmet Fehim Efendi tarafından sinemaya taşınan “Mürebbiye” romanıdır. Tarihsel süreç bu sanat dallarının kaynağını ve toplumumuzun bu sanatlarla tanışma tarihlerini hemen hemen ortak kılmıştır. Türk Edebiyatına roman batıdan özelliklede Fransız eserlerinden yapılan çevirilerle girmiştir. Bu tiyatro içinde geçerlidir. Sinema sanatının Türk toplumuyla tanışması da benzer bir süreçten geçmiştir. Türk sineması ilk eserlerini özellikle batı kaynaklı tiyatro oyunlarından uyarlamıştır. Türk sinemasında popüler olan romanların beyaz perde ile buluşması gecikmemiştir. Mehmet Rauf’un Pençe, Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye; Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba, Gulyabani; Kerime Nadir’in Funda, Hıçkırık; Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü; Necati Cumali’nin Susuz Yaz, Boş  Beşik, Dila Hatun; Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim; Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi, Yılanı Öldürseler; Pınar Kür’ün Asılacak Kadın; Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli; Orhan Pamuk’un Gizli Yüz ve bunun gibi sayısız yüzlerce eser Türk sinemasında edebiyattan beyaz perdeye aktarılmıştır.[3]

  1. Sinemanın Doğuşu

Sinema, herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir perde üzerine yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işidir. Ayrıca film göstermeye yarayan özel bir makine ile görüntülerin beyaz perdeye yansıtıldığı salon veya yapıya da sinema denir. İlk film cihazına Büyülü Fener (Lanterne Magique) denmişti. İlk sinemalara Nikelodeon adı veriliyordu. Adını sadece bir nikel veya beş sent değerindeki bilet fiyatından ve Yunancadan tiyatro anlamına gelen “Odeon” dan alıyordu. Yüz kadar koltuğu olan Nikelodeon’lar izleyicilerin sürekli girip çıktıkları filmin kesintisiz olarak gösterildiği mekanlardı. İlki 1905 yılında Amerika’da inşa edilen Nikelodeon’ların 1907’ye kadar her gün yaklaşık iki milyon kişi ziyaret ediyordu fakat bu izleyici patlaması uzun sürmedi. Çok geçmeden 1910 yılında daha büyük koltuk kapasitesine sahip daha uzun filmler gösterebilen sinema salonları Nikelodeon’ların yerini almaya başladı.[4]

Filmlerin 120 yıllık tarihi seyri incelendiğinde Lumiere Kardeşler gerek fikirleri gerekse buluşları ile “Yedinci Sanat” olarak adlandırılan sinemanın en önemli yapı taşlarındandırlar. Fransa’da yaşayan Auguste ve Louis Lumire Kardeşler, babalarının Lyon’daki fotoğraf stüdyosunda çalışıyordu. 1894 yılında Edisson’un, Kineskop’u Paris’te tanıtıldığı sırada aynı şehirde, Lumiere Kardeşlerde bu yeni keşifle yarışacak bir icat üzerinde çalışmaya başlamıştı. Kamera ve projektörün bir arada bulunduğu “Sinematograf” adlı cihazın patenti 13 Şubat 1895 yılında bu kardeşler adına kaydedildi. Sinematografın ilk halka açık gösterimi 28 Ekim 1895 tarihinde Paris’teki Capucines Bulvarı’nda bulunan Grand Cafe’deki salon İndien’de gerçekleşti. Gösterim, sabit bir kameranın zaman zaman panoramik çekim yaptığı 10 filmden oluşan 20 dakikalık bir programdan meydana geliyordu. İlk filmin, aralarında bisikletli bir adam, bir köpek ve bir atın olduğu yüzlerce insanın büyük bir kapıdan çıkışını anlatan; işçilerin Lumiere Fabrikası’ndan çıkışı (1895) olduğu kaydedilmiştir. Zamanında birçok kişi çekim boyunca kimse kameraya bakmadığı ya da kameraya doğru yürümediği için sahnelerin önceden planlanmış olduğu söylenmişti. Aynı sinema gösteriminde yer alan Lumiere filmlerinden olan, Bir Duvarın Yıkılışı (1895) filmi tersten göstererek yıkılmış bir duvarın yeniden inşa edildiği izlenimini yaratmış, böylece ilk özel efekt kullanılan film olarak tarihe geçmiştir. İlk komedi filmi olarak bilinen Islanan Bahçıvan (1895) da yaramaz bir çocuğun hortumun üzerine basışını, durumu fark edip ayağını kaldırdığında birikmiş suyun tazyiki ile hortumun sağa sola savruluşunu gösterir.[5] Bir sihirbaz, çizer, kâşif ve marangoz olan George Melies, sinematografın ilk gösteriminde bulunan izleyicilerdendir. Gördüklerinden oldukça etkilenen Melies, önceden sahibi olduğu Robert Hovdin Tiyatrosu’nu 4 Nisan 1896 yılında sinema salonu olarak açtı. 1895’te bir sokak sahnesini çektiği sırada kameranın diyaframı objektif kapağı sıkıştı. Bu tesadüf kaza Melies’in sihirli efektler yaratma olanağını sağlayan görsel oyunları fark etmesine sebep oldu. Melies “stop mation” ve “superempone” gibi yeni yöntemler keşfetmeye devam etti. Melomanic (1903) adlı filminde Melies kendi kafasını çıkararak sürekli bir diğeriyle değiştiren müzisyeni oynar.[6] Film tarihi üzerine çalışan uzmanlar Lumiere Kardeşler’in belgesel, Melies’in de kurmaca film yaptıkları gibi bir ayrımdan söz ederler. Lumiere’ler yanlarına bir kameraman alarak dünyayı dolaşırken, Melies stüdyosuna kalarak fantastik filmler yaptı. Günümüzde halen var olan yüze yakın Melies filmi arasında Jules Werne’nin iki romanından uyarlama olan Aya Yolculuk ve Deniz Altında Yirmi Bin Fersah filmleri bulunmaktadır. Sinema deyince akla ilk gelen film ve oyuncularla özdeşleşen aynı zamanda en büyük sinema sektörü olan Hollywood gelir. 20. yüzyılın başlarında New York Amerikan film yapım şirketlerinin merkeziydi. 1895 yılında kurulan Biograph Stüdyoları birçok önemli sessiz filmin ortaya çıkmasında itici güç olmuştur. Abartı komedisinin öncüsü More Sennett de Biograph ve 1912 yılında yine New York’ta kurulan Keystone Stüdyoları’nda çalışmıştır.

Charlie Chaplin 1915 yılında Essenay Stüdyosu (1907) tarafından aklı çelinene kadar aynı stüdyoda çalışmıştır. Sinemanın bir sanat biçimi olmasındaki en önemli isimlerden biri Worth Griffith’tir. İlk filmi Dollienin Maceraları’ndan itibaren (1908) sinemayı değişime uğrattı. Esasen aktör olan Griffith, film yapmayı Pautranu Edwin S. Porter’den öğrendi. Porter bir hikâyeye sahip, ilk defa uzun planların kullanıldığı ve yakın planda izleyiciye ateş edilen bir finalle son bulan ilk film olan Büyük Tren Soygunu’nun yönetmeniydi. Griffith 1908-1913 yılları arasında; film dilini kamera açılarının karakterlerinden aldığı 450 film yönetti. İncil’den alınmış bir öykü olan Bethulialı Judith (1914) ilk Amerikan uzun metrajlı film ve Bir Ulusun Doğuşu (1915) Griffith’in başyapıtları olarak tarihe geçti. I. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce bir grup bağımsız film yapımcısını Los Angeles’ın batısındaki küçük bir banliyöye yerleşmesiyle bugün Hollywood olarak bildiğimiz bölge oluşmaya başladı. Bölgede geniş ve büyük alanların varlığı, her geçen gün orada yapılan filmlerin sayısının artmasına sebep oldu. 1913 yılında Cecilie, Deville The Squaw Man filmini yönetmenliğini yaptı. 1915 Mart’ında Carl Laemelle 165.000 dolara mal olan Universial Stüdyoları’nı kurdu. Aynı şekilde standart stüdyo sistemini başlatan Thomas İnce’de sinemanın öncüleri arasında sayılabilir. Bu sistem sayesinde sinema fabrikasyon üretim kadar büyük sayılara ulaşmaya başladı. Yıldız sistemi de yine bu dönemde başlayıp gelişerek daha rafine bir hal almıştır. İlk kez “Film Yıldızı” sıfatıyla tanınan oyuncu adı filmlere yazılmadan önce bağlı bulunduğu stüdyodan dolayı “The Biograph Girl” olarak bilinen Florance Lawrence’dır. Theda Bara’da ilk kez yıldız imajı yaratmak amacıyla gerçekleşen reklam kampanyasıyla tanıtılmıştır. Bora geçmişteki deneyimlerinden dolayı egzotik vamp kadın imajı için biçilmiş kaftandı. Bu arada Marie Pickford, Douglos Fairbanks ve Charlie Chaplin de önem kazanmaya başlayan dünyaca ünlü diğer yıldızlardandı. Büyük yapım şirketleriyle kontrat usulü çalışmanın getirdiği baskıdan dolayı mutsuz olan Chaplin, Pickford, Fairbanks ve Griffith 5 Ocak 1919’da United Artist’i kurdular. Diğer büyük şirketlerin aksine birleşik sanatçıların kendilerine ait bir stüdyosu olamadı. Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen United Artist yok olmamayı başardı.[7]

  • Sinemada Sesin Ortaya Çıkışı 
  1. W. Murnov’nun Sunrise (1927) Frank Borzage’nin ilk üç Oscar’ını kazandığı Yedinci Cennet (1927) ve King Vidor’un Kalabalık (1928) gibi filmleri ve belli başlı istisnalar dışında 1920’lerde kayda değer Hollywood yapımı ortaya çıkmadı. Köklü bir yeniliğin zamanı gelmişti. 1926 Ağustos’unda finansal zorluklar yaşamakta olan Warner Bross, Vitophone adındaki disk üzerine kaydedilen ses sistemini kullanan ilk senkronize programı tanıttı. Bross’un asıl amacı sinema sahiplerine, sanatçıların canlı performansları sırasında özelliklede sinema orkestrası ve sahne savlarında kullanabilecekleri bir destek sunmaktı. Müziğin filme girmesiyle birlikte ilk sesli uzun metraj olan John Borrymore’nin canlandırdığı Don Juan’da (1926) diyalog tamamen ortadan kalktı. Diske kaydedilen film müziği, sessiz görüntülere eşlik ederek yapımcıları fazladan orkestraysan müziği masrafından kurtarıyordu. Asıl hamle 1927 Ekim’inde Warner Bross’un ilk piyasa başarısını yakaladığı uzun metraj sesli film olan The Jazz Singer’ın gösterimiyle gerçekleşti. Filmde, önceden kaydedilen şarkılarla ağız hareketleri senkronize edildiği kadar diyaloga da yer verildi.[8]

Sesin kullanılmasıyla birlikte “Yedinci Sanat” olarak adlandırılan sinema artık durdurulamaz bir endüstri halini almıştı. Lumiere Kardeşler’in katkılarıyla 1895 yılında başlayan sinemanın ortaya çıkışı 1930-1939’larda olgunluk evresine dayanmış, sayısız baş yapıtın seyircinin karşısına çıkmasına zemin hazırlamıştır.

  1. Sinema Edebiyat İlişkisi

Sinema; kendisinden önce var olan edebiyat, resim, müzik, tiyatro, heykel ve dans gibi sanat dallarının hepsiyle iletişim içindedir. Ancak “Yedinci Sanat” en güçlü bağını edebiyatla ve kendisine en uygun edebi tür olan roman ile kurmuştur. Edebiyat eski çağlardan beri insanlar arasında sözlü ve yazılı iletişim sağlayan araçlardan biridir. Sinemanın da bir kitle iletişim aracı olması, temelde bir ortaklık oluşturur. Bu iki iletişim aracıda toplumların gelenek, görenek ve kültürlerinin gelecek nesillere hem aktarılmasında hem de gelişmesinde katkıda bulunurken; insanları bilgilendirir eğlendirir, olup bitenden haberdar eder. Onların estetik zevkine hitap eder bakış açılarını geliştirir ve zamanla kitleleri tartışmaya sevk eder.

Sinemaya büyülü kutu olarak bakıldığı, ilk gösterilerin yapıldığı günlerde ilk filmler bugünkü anlamada film sayılmayacak çok küçük parçalardı. Sinemanın emekleme çağı hep bu parçacıkların biraz daha uzununu sağlayabilme çabasıyla geçer. Her gösteride bir öncekine yeni parçalar eklendiği görülür. Harflerden hecelere, hecelerden sözcüklere, sözcüklerden cümleye varılması gibi emekleme çağının sonunda artık küçükte olsa anlatılacak bir konu gereksinmesi belirir. Zamanla bulunan kurallar, sinemanın gördüğü ilgiyi karşılamamaya başlar. Seyirci bir koskoca bir edebiyat dünyasının yanında sinemanın cılız içeriğiyle yetinecek değildir. Bugünkü gelişmiş özel sinema metni yazarları olmadığına göre de teknik olanakların hızla geliştiği bu dönemde sinemanın aksayan yanını güçlendirecek bir tek kaynak kalmaktadır. O da edebiyat. Sinemaya göre yazılmamış metinleri uygun bir biçime sokulması zorunlu bir buluştur. Kendini sanat olarak kabul ettirme heyecanındaki sinema, ele geçirdiği bu kaynağı hızla sömürür. Vodvillerden serüven romanlarına kadar, sanat değeri aramadan her esere el atılır. Uyarlama filmleri çığ gibi artar bunlarda ilk göze çarpan özellik sinema dilinin bulunmayışıdır.

Sahnedeki bir oyunu, karşısına alıcı koyup çeker gibi, stüdyolarda çalışılmış romanların en ince ayrıntılarına kadar yer verilmiş, eserler sinemaya resimlenmiştir. Ağır hantal çoğu sıkıcı ilk çalışmalardan sonra sinema diline önem veren sinemanın olanaklarını kullanmayı akıl eden stüdyolara kapanıp dekorlarla çekilmiş ilk filmler yerine doğa içine çıkıp konuları doğal dekoruyla yansıtan uyarlama örnekleri ortaya konulmaya başlar. Bu ikinci aşamada eserin özüne yaklaşıldığı söylenemese de sinemadaki anlatımın gelişmesiyle birlikte onun ününden sinema için yararlanıldığı açıktır. Bugün bile birçok başarısız sinema uyarlamasında bu yol tutulmakta eserin ünü sinema için kullanılmaktadır. Görüldüğü gibi sinema, en güçlü bağını resim ve tiyatro ile değil romanla kurmuştur. Özellikle sinemanın endüstrileşme sürecinde popüler edebiyatta sıkça yararlanıldığı bilinmektedir.

Sinemada türlerin (Genre), kurmaca (Fiction) ve kurmaca-olmayan (Neon-Fiction) biçiminde genel olarak ikiye ayırabiliriz. Kurmaca sinemada başlıca karşımıza çıkan film türleri: Drama, bilim kurgu, müzikaller, komedi, korku, savaş, tarihsel dönem, Westera canlandırma, kara-film (film-noir) gibidir. Kurmaca olamayan sinemada da türleri genel olarak belgesel filmler biçiminde ele alabiliriz.[9]

William K. Ferrell’e göre; edebiyat ise dört temel türü (Genre) bulunmaktadır: Şiir, kurmaca (Fiction) kurmaca-olmayan (Neon-Fiction) ve drama. Yine Ferrell edebiyatın alt türlerini romans, macera, bilim-kurgu, gizem, korku, güldürü ve drama olarak belirlemektedir. Bu tür belirlemeleri sinema içinde geçerlidir. Keith Cohen gösterge bilimsel açıdan farklı sinema ve edebiyat gibi iki ayrı sistemin aralarında nasıl bir ilişki bulunacağı biçimindeki bir çalışmaya, her iki sanat dalında da benzer kodların birden fazla sistemden yeniden ortaya çıkabileceği yolundaki sonuçla varılabileceğini söylemektedir. Başka bir deyişle görsel ve sözsel öğeler geniş bir anlam sisteminin bağdaşık parçalarını oluşturarak iki sanat dalının benzerliklerini odaklaşması olarak görülmesi biçiminde özetlemektedir.[10]

Gezi, şiir, roman, deneme, eleştiri, öykü, röportaj gibi edebiyatın her türü sinema için kaynak oluşturmaktadır. Edebiyatın türleri ile sinema türleri ile benzerlikler bulunmaktadır. Örneğin metin düzeyinde bir deneme ile bir belgeseli, bir roman ile kurmaca herhangi bir türden film arasında benzerlikler bulunmaktadır. Öyle ki bir roman yazılırken nasıl kurgu kuruluyor ise bu bir film içinde geçerlidir. Kurgusu olmayan bir film asla düşünülemez. Yalnızca anlatım biçimi olarak edebiyat yazınsallığı ön planda tutarken, sinema ise görselliğini kullanmaktadır. Her sanat dalında olduğu gibi sinemanın da kendine özgü bir anlatım dili bulunmaktadır. Jean Mitry bunu “Edebiyat resim ve müzik sanatını oluşturan şey sözcüklerin, renklerin ve notaların kullanım biçimidir. Bu sinema içinde geçerlidir.”

Edebiyat ile sinemada da karakterler onların gerçekleştirdiği olaylar ve bu olayların gerçekleştiği yer bulunmaktadır. Senaryo yazımı bir filmin iyi ya da kötü olmasında belirleyici unsurların başında gelmektedir. Denilmektedir ki; iyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir ancak kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz. Burada görülmektedir ki tasarım aşamasında filmin iyi bir biçimde ele alınması gerekir. Sinemanın edebiyattan ödünç aldığı anlatım teknikleri senaryo aşamasında ortaya çıkmaktadır. Sonrası ise sinemanın kendisine özgü anlatım tekniklerinin işidir.

Romanlardan sinemaya aktarılan eserler “çevirim senaryosu” adı verilen aşamadan geçer. Daha sonra bu aşamadan geçirilen eser “çevirim senaryosu” doğrultusunda yazı dili görüntü diline aktarılmaktadır. Bununla birlikte çekilen görüntüler kurgu aşamasında yönetmenin isteğine göre sinemada: Uzun planlar ya da kısa kesme olarak adlandırılan tekniklerden bir araya getirilir. Romandaki yaratıcı konumunda bulunan yazar iken sinemada yaratıcı konumunda ki kişi yönetmendir.

Sinemanın anlatım dili ve görüntü gücü bir romanda anlatılan her şeyi sinemada aşağı yukarı anlatma olasılığı sağlasa da zamanın kullanımı bu anlatımı kısıtlar. Monaco bu durumu şöyle açıklamıştır: “Film gerçek zamanda işlendiği için sınırlanmıştır. Romanlar yalnızca canları istediğinde biterler, filmler ise belli bir saat aralığına sığdırılmak zorundadırlar.”[11] Buna bağlı olarak bir romanın sinemaya aktarımı söz konusu olunca bir senaryonun uzunluğu ortalama olarak bir romanın üçte birine denk gelir. Romandaki olayların her ayrıntısı filmlere birebir yansıtılmaz. Romanın en uygun şekilde sinemaya aktarımını sağlayan ise sinematografik özellik olan görsel anlatım dilinin nedenli başarılı şekilde kullanıldığı ile alakalıdır. Süresi romana göre kısıtlı olsa da film görüntü gücü sayesinde zaman zaman bu açığı kapatırken zaman zaman da yazının anlattıklarının ötesinde görüntüler sunarak başarı sağlar. Bu başarıda en büyük paya sahip olan kişi yönetmendir. Yönetmenin başarılı çekimler ile birlikte kurgu aşamasında uzun plan ile kısa çekimlerin montajının uyumlu bir şekilde bir araya getirilmesi hem sinemanın diline güç katarken hem de filmi kaçınılmaz başarıya götürecektir.

Sinema ve romanda zaman kavramını biraz derinleştirdiğimizde durumun çok daha farklı olduğunu göreceğiz. Romancı zaman konusunda özgürdür. İstediği an romanda geçmişe ya da geleceğe gidebilir. Okuyucuda bu sekansları gözünde aynen canlandırır. Oysa sinema, sürekli olarak “şimdiki zaman” içinde çalışmak zorundadır. Geçmiş zamanı ve gelecek zamanı vermek istediğinde bile bunu “şimdiki zaman” biçimine sokarak vermek durumundadır. Sinema zaman açısından romanın alanını yeniden üretemez örneğin ortalama bir senaryo uzunluk olarak 125 ile 150 sayfa civarındadır, ortalama bir roman ise bunun iki ya da üç katıdır. Bu nedenle olayların birçok ayrıntısı kitaptan sinemaya aktarım sırasında kaybolur. Karakter seçimi konusunda da roman tıpkı zaman kavramında olduğu gibi özgürdür. İstediği kadar karaktere yer açabilir ama romandan uyarlanan bir senaryo için sinema o kadar şanslı değildir. Çünkü bir film en fazla altı ya da yedi karakteri tüm hatlarıyla gerçekleştirebilir. Ana karakteri bulmak ve diğer karakterlerin fonksiyonlarını belirlemek için bazı karakterleri çıkarmak ya da birleştirmek gerekir. Çünkü hem zaman açısından hem filmin anlaşılır kılınması açısından bu gereklidir. Ayrıca film izleyicisi ancak birkaç karakter üzerine yoğunlaşabilir.

  • Romandan Sinemaya Uyarlanma Nedenleri

Sinemayla belirli farklılıklar ve ortak noktalar taşıyan roman, 20. yüzyılda iki yönde ilerlemiştir: Bunlar popüler roman ve seçkin romandır. Popüler roman ticari sinema için büyük bir malzeme deposu olmuş ve bu anlamda ticari sinema endüstrisinin kar sağlama fikri çerçevesinde sıkça popüler roman ve uyarlamalarına yönelmiştir. Popüler romanların ekonomisi günümüzde öyle bir noktadadır ki, romandaki malzemenin bir film olarak yeniden işleme olasılıkları çoğu yayıncı içinde göz önünde tutulması gereken başlıca meselelerden biridir.[12]

Günümüzde ticari sinema ve popüler romanlar arasında ki ilişkiye bakıldığında “Ticari sinema, popüler romanlara muhtaçtır.” diyebiliriz. Popüler roman ve uyarlamalarına sıkça başvurulmasındaki nedenlere baktığımızda bu cümlenin ne denli doğru olduğunu göreceğiz.

  • Hazır Malzeme

 Edebiyatın elindeki hazır malzeme sinema için önemlidir. Çünkü malzeme aranırken alışılmış senaryo yazarları ve alışılmış konularla sınırlı kalmaktan kurtulamamıştır. Edebi eserler, özellikle roman ve hikâyelerden kolayca senaryo çıkabileceği düşüncesi sinemacıları edebiyata yöneltmiştir. Edebi eserler, sinema yönetmenlerine ve senaryo yazarlarına, senaryo yazımında öncelikle bir temanın bulunması bu temanın işlenmesi hikâye ve diyaloglar, görüntü düzenlenmesi, dekor kostüm oyun gibi konularda malzeme sağlamaktadır. Edebiyatın bir birikim olarak diyalog, tema, konu, dekor, görüntü gibi açılardan sinemaya verebileceği hazır malzeme sinemacıları kendine çekmiştir.

  • Ticari Kaygılar

 Ticari kaygılar daha çok kaynak olarak kullanılan eserin popülerliği ve güçlülüğü söz konusuysa ortaya çıkar. Güçlü ve popüler bir metin filme aktarılırken bu gücün ve popülerliğinin yeni eserde de yakalanmasına dikkat edilir ve ortaya çıkan filmin başarısı da bu özen sayesinde yüksek olur.

  • Sinema Seyircisi ve Roman Okuru Arasındaki Benzerlikler

 Edebi eser okuyucusu ve sinema seyircisi arasındaki bazı ortak noktalar ticari sinemanın uyarlamalara yönelmesine sebep olmuştur. Tıpkı sinema seyircisi gibi roman okuyucusu da gruplandırılabilir.  Örneğin; bazı okurlar aşk hikâyeleri, macera romanları, polisiye hikâyeler, tarihi romanlar arasında bir tür seçimi yapabilir. Bu durumda bu tür eserler sinemaya uyarlandığında sinema zaten var olan bir okuyucu potansiyelinden faydalanmış olacaktır.

Önder Yıldız


  • NOTLAR:

[1] Geoffrey NOWELL-Smitth, Dünya Sinema Tarihi, Çeviren Ahmet Fethi, s.1.

[2] Monaco, Edebiyat ve Sinema, s.47.

[3] Fatih SAKALLI, Edebiyat ve Sinema, s.45.

[4] Ronaold BERGON, Film, s.17.

[5] G. NOWELL, a.g.e, s.284-285.

[6] G. NOWELL, a.g.e., s.286.

[7] R. BERGON, a.g.e., s.19.

[8] R. BERGSON, a.g.e., s.25-26-27.

[9] Özlem KALE, “Edebiyat Sinema İlişkisi”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, S.3, İstanbul 2010, s.21.

[10] G. NOWELL, a.g.e., s.450.

[11] James MONACO, Bir Film Nasıl Okunur, Çeviren, Ertan YILMAZ, s.47-48.

[12] İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, İstanbul 2011, S.7., s.47.