Güncel Siyasal Süreç ve Seçime İlişkin Tutumumuz

Kapitalist-emperyalist sistem kriz içerisindedir. Bu krizi aşmak için Ortadoğu’da emperyalist bloklar savaş yürütmektedir. Emperyalistler, doğrudan savaşmak yerine bölgedeki unsurlar üzerinden hegemonya mücadelesi vermektedir. Türk egemen sınıfları da bu gelişmelere kayıtsız kalmayarak çeşitli anlaşma ve taktiklerle süreci kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır.

Kapitalist-emperyalist sistem, dünya üzerinde proletaryaya ve bütün ezilen kitlelere yönelik yürüttüğü karşı devrimci savaşı derinleştirmiş ve mücadeleyle kazanılan hakları bir bir gasp etmeye girişmiştir. Avrupa’da yükselen faşist dalga esasen kendi ülkelerinde yaşayan işçi ve emekçilerin haklarına karşı bir müdahaledir. Ancak batılı emperyalistler bu özü gizlemek için yine göçmenler üzerinden faşizmi derinleştirmiştir. Bu noktada, batı coğrafyasında kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele edecek, milliyetçiliği, şovenizmi bertaraf edecek ve sınıf mücadelesine öncülük edecek devrimci bir öznenin yokluğu burjuvazinin istediği gibi manevra yapmasına neden olmaktadır. Özelikle göçmenler üzerinden kitle zemini kazanan faşizmin yükselmesinde Avrupa solunun ciddi suç ortaklığı yatmaktadır. Neredeyse sıradan sistem partilerine dönüşen sosyalist hareketler kendi burjuvazileriyle ortaklaşmış görünmektedirler. Devrimci mücadeleyi rafa kaldıran bunun yerine sınırsız parlamentarizmi ve düzen içiliği koyan Avrupa’nın sözüm ona sosyalistleri bugün neo-liberalizmin savunucularına dönüşmüşlerdir. Tarih, bir kez daha burjuva sınırlar içerisinde mücadele yürütenlerin sistemin kendisine dönüşeceğini gösterdi. Syriza’nın seçimlerle iktidara gelmesini büyük bir coşkuyla karşılayan “sosyalistler” gelinen aşamada hüsrana uğradılar.

2002 yılında Türkiye-Kuzey Kürdistan’da önemli bir değişiklik yaşanmıştı. 90 senedir (zaman zaman kağıt üzerinde muhalefet rolünü üstlenseler dahi) devletin esas gücünü elinde bulunduran Kemalistler iktidardan olmuştu. Neo-liberal düzene uygun olarak şekillenmiş AKP iktidara gelmişti. Büyük bir mağduriyet ve demokrasi palavralarıyla iktidara gelen AKP, Kemalist kliği devletin kilit noktalarından silmek için kolları sıvamıştı. Bu gelişmeler, klikler arasındaki çatışmanın şiddetleneceğine işaretti, ki öyle de oldu.

Geçmiş dönemde devletin esasını elinde bulunduran Kemalist kliğin temsilcisi CHP ve Kemalist kliğin etkin olduğu ordu boş durmayacaktı. Cumhuriyet mitingleri, laiklik elden gidiyor kampanyaları ve en son e-muhtırayla sonuçlanan süreç Türk egemen sınıfları arasındaki çatışmanın daha da derinleşeceğinin göstergesiydi. 2007’den sonra tekrardan seçimi kazanan AKP ve ortağı Fethullah Gülen, demokrasi yaygarası kopardılar. Darbecilerle ve askeri cuntayla hesaplaşacaklarını, militarizmi tasfiye edeceklerini ve Türkiye’ye “ileri” demokrasi getireceklerini iddia ediyorlardı. Buna bağlı olarak ilerleyen süreçlerde Kürt ulusal meselesini demokratik çözüme götüreceklerini, Cami-Cem Evi projeleri ve Alevi açılımlarıyla Alevileri hukuksal olarak tanıyacaklarını öne sürdüler. Bütün bunları yapmanın önündeki en büyük handikap olarak, 1980 darbesinden sonra yürürlüğe konulan askeri-faşist darbenin ürünü olan 1982 anayasası gösteriliyordu. 2010 referandum süreci, adeta iki farklı egemen kliğin savaşına dönüşmüştü. Kendisini sosyalist olarak nitelendiren güçler iki kliğin siyasetine yedeklendiler. Bir yanda başını Taraf Gazetesi’nin çektiği sol-liberaller kendilerini “yetmez ama evet” sloganıyla AKP’ye yedeklerken, diğer tarafta CHP ve Kemalistlerin kuyruğuna takılan ve referandumda Kemalist kliğin yanında saf tutan solcular “hayır” tavrıyla bu ortaklıklarını ilan etmişlerdi. Ne adına? Cumhuriyet, laiklik ve “bağımsız” yargı adına. Sanki AKP öncesi 90 yıllık faşist diktatörlükte sahiplenilecek demokratik bir değer varmış gibi, bir geçmişi sahiplenme telaşıyla hareket ettiler. Bugün 2010 referandumunda “yetmez ama evet”çi liberallerin tavrı haklı olarak eleştiri konusu olmaktadır. Ki bu eleştirinin başını “hayır”cı solcular çekmektedir. Yetmez ama evetçilerin gelinen aşamada sefaleti ortadadır. Bu doğru, ancak hayır tavrını takınanlar da tersten faşist diktatörlüğün geçmiş değerlerini savunmamış mıydı? Açıktır ki, yetmez ama evet tavrı kadar hayır tavrı da yanlıştı. O surecin tek devrimci tutumu tartışmasız boykot tavrıydı. AKP-Fethullah Gülen ve sol liberal yetmez ama evetçiler referandumda “zafer” kazandılar. Buna karşın CHP ve cumhuriyetçi sosyalistler hayal kırıklığına uğradılar. Sonrası malum, açılım/çözüm süreci, ileri demokrasi şölenleri ve en sonunda Suriye ve Batı Kürdistan’da yaşanan gelişmeler, Dolmabahçe mutabakatı, peşi sıra Ceylanpınar’da öldürülen polisler, Batı Kürdistan’a yaşamı kurma hedefi ve düşüyle yola çıkan 33 sosyalistin Suruç’ta katledilmesi, Ankara Garı’nda barış mitinginde patlayan bombalar ve katliam, demokrasi olarak kitlelere yutturulmaya çalışılan sürecin bittiğinin ilanıydı. Gezi/Haziran isyanıyla oluşan kitlelerin siyasallaşma süreci 7 Haziran’da “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla bütünleşti ve AKP’nin güç kaybıyla sonuçlandı. Erdoğan/AKP iktidarı seçim sonuçlarını tanımadı ve akabinde Kürdistan’da şehirler yakıldı, bodrumlarda Kürt halkı vahşice katledildi. Yükselen milliyetçilikle birlikte 1 Kasım seçimlerinde Erdoğan ve AKP iktidarı istediğini aldı. Bununla yetinmeyen Erdoğan/AKP iktidarı başkanlık sistemini yasal bir zemine oturtmak için bir kez daha referandum süreci başlattı. Seçime karışan hilelerin gölgesinde sistem onaylandı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası süreç faşizmin kurumsallaştığı bir aşamayı işaret ediyordu.

Bütün bu yaşananlar sadece bir özet niteliğindedir. Amacımız bu süreci özetlerken yaşanan sürecin ışığı ve dersleri noktasında güncel siyasal süreci ve önümüzdeki 24 Haziran seçimlerini değerlendirmek ve buna uygun olarak konumlanmaktır.

24 Haziran Seçimleri ve Sosyalist Öğrenci Hareketi’nin Tutumu

24 Haziran baskın seçimleri Türk egemen sınıflarının yaşamış oldukları buhranı ve krizi aşma girişimidir. AKP-MHP-Vatan Partisi ve benzeri irili ufaklı faşist partilerin bloğu ve bunun karşısında CHP-İyi Parti-Saadet Partisinin oluşturduğu ve “millet ittifakı” olarak açığa çıkan egemen sınıfların ikinci faşist bloğu yer almakta. Bir diğer seçenekse HDP, sosyalist güçler ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun başını çektiği devrimci-demokratik niteliğe sahip bloktur. Diğer bir seçenek de Yeni Demokrasi, Mücadele Birliği, Çağrı Dergisi ve benzeri devrimci-demokrat kurumların ifade ettikleri boykot seçeneği olarak yaşam bulmuş durumdadır.

Her türlü demokratik hak ve talebin bastırıldığı, devlet kurumlarının ve medyanın tek adamın elinde toplandığı bir süreçte bu gelişmelere bağlı olarak seçimlere dönük tavrımızı belirlerken birçok parametreyi göz önüne aldığımız, seçimlere katılma ya da boykot etme seçeneklerinin tartışıldığı bir süreç yaşadık. Son tahlilde boykot savunusunun da bileşenimizde güçlü bir şekilde savunulduğu ancak seçime girme tavrının daha baskın hale geldiği ve somut kararımıza dönüştüğü bir sürece evirildi. Seçimler, bizler açısından taktik bir politikadan ötesi değildir. Seçim sürecinde kitlelerin politize olması, egemen sınıfların ve burjuva parlamentonun teşhiri ve kitlelerin kurtuluşunun seçimlerden ve parlamentodan geçmediğinin, asıl toplumsal kurtuluşun sosyalist iktidar perspektifli devrimci bir müdahaleyle olacağının propaganda edilmesi ve kitlelerin örgütlenmesi noktasında bir nebze de olsa taktiksel bir karşılığı olmasıdır seçimlerde HDP’yi destekleme tavrımız. Belirtmeliyiz ki, Kürt ulusunun ve siyasal aktörlerinin desteklenmesi, Türk egemen sınıflarının Kürt ulusuna dönük yürüttüğü imha odaklı savaşta bir nebze de olsa Kürt Ulusal Hareketi’nin Türk egemenleri karşısında desteklenmesi anlamını taşır. Zaten bundan fazla bir anlam ve önem bizler cephesinden taşıyamaz. Bunun ötesine geçmesi demek, egemen sınıfların sözüm ona “demokrasi şölenine” eline sandığı alarak koşar adım iştirak etmek anlamına gelir. Ki yukarıda Avrupa’da ve coğrafyamızda yaşanan gelişmeleri ve izlenen politikalara değinmemizin nedeni sanıyoruz anlaşılmıştır.

Gözlemlediğimiz açık bir olguya değinmeyi gerekli buluyoruz. Yukarıda özet halinde geçtiğimiz süreç aslında devrimciler açısından önemli dersler barındırmaktadır. Birincisi, sistemin hangi türünden olursa olsun hiçbir faşist kliği diğerine tercih edilemez. Bunun dünyada ve özellikle coğrafyamızda sayısız örneği vardır. Ki bu örneklerden ne yazık ki doğru dersler çıkarılmamıştır. Türkiye devrimci hareketinin tarihi ne yazık ki ehven-i şerciliğin trajik örnekleriyle doludur. Demirel milli cephe hükümetine karşı Ecevit, Ergenekon’a karşı Erdoğan, şimdilerdeyse açıktan ifade edilmemekle birlikte Erdoğan’a karşı İnce tutumuyla somutlanmaktadır. Her defasında taktik adına yapılan ehven-i şercilik kitlelere ve devrimcilere ağır bedeller olarak geri dönmüştür. İkincisi, devrimci güçler kendi gücüne ve kitlelere dayanmayı esas alır. Üçüncüsü, iktidar perspektifli olmayan bir mücadele niyetten bağımsız son tahlilde ne kadar demokratik olursa olsun sistemi güçlendirir. İşte yukarıda bir özet halinde sunduğumuz surecin başlıca dersleri bunlardır. Şüphesiz, saydıklarımızdan daha fazlasını saymak ve daha fazla ders çıkarmak mümkündür. Seçimlere taktik olarak katılmak, güncel gerçeklikle alakalıdır. Eğer doğru kullanılıyorsa siyasal mücadelede bir karşılığı elbette vardır. Ancak bir devrimci örgüt, bu taktik anlayıştan koparsa ve bu alanları siyasal mücadelede esas hale getirirse o zaman bu noktada artık bir taktik politikadan söz edilemez. Seçimlerden bağımsız olarak eğer bir devrimci örgüt demokratik hak ve talep eksenli mücadeleyi siyasal iktidar perspektifli bir anlayışla ele alıyorsa, bu devrimci bir politikadır. Tersinden kendisini demokratik hak temelli mücadeleyle sınırlıyorsa, iktidar perspektifinden yoksunsa bu tarz reformist ve düzen içi bir tarzdır. Seçim ve genel olarak demokratik alanlardaki siyaset anlayışımız böyle kavranmalıdır. Eğitim kurumlarında sistemin ve sermayenin öğrencilere yönelttiği her türlü saldırıya karşı direniş göstermemiz ve hak talep etmemiz siyasal iktidar anlayışıyla birleşmek zorundadır. Böyle olmasaydı reformistlerden, revizyonistlerden ve radikal demokrasicilerden bir farklılığımız ve ayrım çizgimiz de olmazdı şüphesiz. Bu Sosyalist Öğrenci Hareketi’nin ilkesel ve devrimci tutumudur.

Seçim sürecinde birinci turda HDP’yi ittifak gücü olarak desteklememizin mahiyeti budur. Daha fazlası değildir. Şüphesiz, seçim süreci ve sonrası ne olabileceğine ilişkin bazı olasılıklar vardır. Erdoğan/AKP ve güdümündeki MHP ve benzeri faşist blokun ilk turda Erdoğan’ı çıkarması imkânsız değilse bile oldukça düşük bir ihtimaldir. Keza parlamento seçimlerinde Erdoğan/AKP/MHP faşist bloğu, istediği sandalye sayısına ulaşamazsa seçim sonuçlarını tanımayabilir. Bu durum bize sokaklar için oldukça hareketli günleri ifade etmektedir. Bütün bu olasılıklar bir yana cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura görünen o ki Erdoğan ve Millet ittifakı olarak kendini lanse eden faşist bloğun adayları kalacaktır. Meral Akşener ihtimalini de kendi içinde barındırsa da bu kişi muhtemelen Muharrem İnce olacaktır.

“Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanını tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hâkim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir.”

Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya

Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın ikinci tur tartışmaları için nasıl bir çizgiye tekabül ettiği açıktır. Devrimcilerin iki gerici klikten birini tercih etmesi, açık faşizm yerine kapalı faşizmi arzulaması kolaylıkla siyasal bir akıl tutulmasının tezahürü olarak değerlendirilebilir.

Özellikle secim sureci ve sonrasında kitlelerin faşizme karşı öfkesinin dışa vurabileceğini ve sokaklara taşabileceği seçeneği önümüzde dururken, bu süreçte iki temel meseleye kısa vadeli bir politika olarak yoğunlaşmalı ve hazır olmalıyız. Birincisi, seçim çalışmalarını kitleleri örgütlediğimiz bir sürece evirtmeli, sistemi ve burjuva parlamentoyu teşhir etmeliyiz. İkincisi, gelişebilecek her turlu demokratik ve meşru direniş noktasında en ön saflarda yerimizi almalıyız. Bu uzun vadeli değil ama kısa vadeli taktik politikamız ve görevimiz olarak önemli bir noktada durmaktadır. Genel olarak, özellikle OHAL koşullarında sermayeye ve faşizme karşı yükselen bütün itiraz ve muhalefetin öncüsü olarak mücadele alanlarında yerimizi almalıyız. Güncel sürecin bizlere yüklediği görevler bunlardır ve bu noktada Sosyalist Öğrenci Hareketi olarak aktif şekilde mücadelenin ön saflarında olacağımız açıktır.

Avrupa’daki “sosyalist” partilerin sıradan reform partilerine dönüştüğüne değinmiştik. Özellikle Rusya’da ve Çin’de sosyalizmin geri dönüşüyle birlikte uluslararası alanda başlayan tasfiyeci rüzgârdan, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki devrimci hareketler de payına düşeni aldı ve almaya da devam etmektedirler. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da devrimci ve sosyalist örgütlerin birçoğu, bugün reformist ve sistem içi hareketlere dönüştüler. Özellikle 90’lı yılların sonuna doğru görünür hale gelen tasfiyecilik süratle devam etmektedir. Tasfiyeciliğe dikkat çeken örgütlerde bu gerçeklikten bağımsız değillerdir. Biliyoruz ki çelişki sadece dışsal değildir. Esasen içseldir. Son yıllarda coğrafyamızda radikal demokrasi savunusu güçlenmiş ve sol sosyalist örgütleri adeta sarıp sarmalamıştır. Örgütsüzlük meşrulaştırılmış, devrimci öznenin rolü yadsınmış ve açıktan bilimsel sosyalizm çürük ilan edilmiştir. Sosyalist Öğrenci Hareketi post-Marksist radikal demokrasi savunusuna karşı bilimsel sosyalizmde ısrar edenlerin devrimci aracıdır. Bu anlayışın karşısında kendisini konumlandırmış ideolojik bir direnç noktasıdır. Bugün Leninist devlet ve devrim teorisini unutanların “yetmez ama evet” demesi de, zamana göre Ecevitçi, Menderesçi, Özalcı, şimdilerde ise İnceci, hatta ve hatta Akşenerci olması da kaçınılmazdır. Erdoğan/AKP iktidarını baş çelişki olarak tanımlamak sınıfsal bakış açısından yoksunluğun tezahürüdür ve böyle bir anlayışın bu sonuca varması şüphesiz şaşırtıcı değildir. Bu sınıf perspektifinden yoksun anlayışlar Erdoğan’ı baş çelişki olarak belirledikten sonra şu sonuca varmaktadır. Erdoğan ve AKP iktidarı eğer bu seçimde de iktidar olursa bu mahvolacağımız anlamına gelir. Açıktan böyle ifade edilmese de anlatılmak istenen budur. Tabi ki mücadeleyi sınıflar üstü olarak algılayan, umutlarını seçimlere bağlayan bir anlayışın bu sonucu çıkarmasında şaşılacak bir şey yoktur. Erdoğan’dan kurtulursak demokrasi ve özgürlükler gelecek savunusu yapan Hasan Cemal ve Murat Belge gibi ortalama burjuva liberal demokrat iyimserliğiyle düşünmeyen herkes bilir ki, TC’de burjuva anlamda bile bir demokrasinin olması olanaklı değildir. Dolayısıyla bir gün bu coğrafyaya demokrasi gelecekse, bu burjuva demokrasisi değil proletaryanın demokrasisi olacaktır. Bu da ancak sermaye devletinin devrimci bir müdahaleyle yıkılmasıyla mümkündür. Zihnini burjuva liberal anlayışla sınırlamayan herkes için bu temel bir doğrudur, ancak buna rağmen Hasan Cemal iyimser demokratlığını kuşananlar varsa onlara sözümüz kıssadan hissiyle şudur: Güneş balçıkla sıvanmaz. Ama biliyoruz siz yine de güneşi sıvamak için lazım gelen çamuru bulmakta ısrar edeceksiniz. Heyhat! Kavrayışını burjuva demokrasisiyle sınırlayanların varacağı yer açık değil midir?

Bizler, Erdoğan ve AKP iktidarının geriletilmesinin önemsiz olduğunu iddia etmiyoruz; ancak aksi olursa da mücadelemizi devrimci bir tarzda direnerek sürdürürüz. Ki Erdoğan/AKP’yi geriletmek deyince, onları gerileteceğimiz esas alanlar kampüsler, sokaklar, fabrikalar ve özcesi bütün yasam alanlarında yürüttüğümüz mücadele ve direnişle mümkündür. Yoksa bazı anlayışların savunduğu gibi Erdoğan ve AKP iktidarını geriletmenin biricik yolu sandık değildir. Belirtmeye gerek yoktur ki okun sivri ucunu somutta Erdoğan ve AKP’ye doğrultmak ne kadar doğruysa, mücadelemizin sadece onlarla sınırlı olmayacağı da o kadar doğrudur. Sistemin diğer faşist kliklerini es geçen bir anlayış eksik, hatalı ve sınıfsal bakış açısından problemlidir.

Faşizme karşı umutsuz ve çaresiz değiliz. Biliyoruz ki kendisini devrimci teori ve pratikle şekillendiren bilinçli devrimciler, en zor süreçlerde bile kitlelerle birleşip faşizmi alt etme gücüne sahiptir.

 

Paylaş