Seçim sonuçları neyi ifade ediyor?

Türk egemen sınıflarının yaşadıkları yapısal krizleri aşmanın bir aracı olarak gördükleri 24 Haziran seçimlerinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Seçim sonucunda AKP/Erdoğan ve milliyetçi cephenin parlamentoda daha da güçlendiği nesnel bir gerçekliktir.

AKP/Erdoğan iktidarının temel stratejisi, “tek adama” dayalı bir faşist parti-devlet ve millet inşasıydı. Dünya emperyalist sisteminin genel krizinden söz etmek nesnel bir gerçekliktir. Neo-liberal sistem, dünya çapında işçi ve emekçileri daha da fazla yoksullaştırdı. Buna karşı ezilen kitlelerin tepkisiyle karşılaştı ve yönetimsel krizler yaşamaya başladı. Dünyada geçerli olan bu durum, Türk egemenleri açısından da yakıcı bir sorun olarak gündeme geldi. Sermaye devleti, neo-liberal politikalar doğrultusunda kitleleri güvencesizleştirdi, yoksullaştırdı ve geleceksizleştirdi. Buna ek olarak, Kürt ulusunun maddi güç haline gelmesi karşısında yaşamış oldukları korkuyu mevcut sistem ile daha fazla sürdüremeyeceği gerçekliği ile karşılaşan Türk egemen sınıfları, bu sorunun çözümünü kurumsallaşmış ve “tek adama” dayalı devlet biçimini almış faşizmde gördü.

Kitlelerin kendisini AKP/MHP ittifakında ifade etmesinin nedenleri yoğun olarak tartışılması gereken bir meseledir. AKP/MHP ittifakını destekleyen kitlenin sosyo-ekonomik yapısına baktığımızda, tabanın büyük bir bölümünü işçi-emekçilerin oluşturduğunu görmek gerekir. 16 yıldır ülkeyi yöneten AKP/Erdoğan iktidarının kitlelere dayattığı yoksulluk, geleceksizlik, yaşanan bütün olgularda başvurduğu yalan, manipülasyon defalarca teşhir olduğu halde AKP ve Erdoğan’ı destekleyen işçi ve emekçilerin bu desteklerine devam etmesi ne ile açıklanmalıdır? Bu meseleyi din olgusuyla, “makarna, kömür dağıtılmasıyla”, “cehalet” ile açıklamak, gerçeklikten uzak bir yaklaşımdır. Erdoğan’ın her seçim sürecinde geçmiş Türkiye’yi hatırlatması, tüp kuyruklarından, hastane sıralarından, karneyle ekmek alınmasından dem vurması tesadüfi değildir. Çünkü Erdoğan, yaratmış olduğu eski Türkiye imgesinin, kitlelerin düşün yapısında somut bir karşılığı olduğunun bilincindedir. Erdoğan, son 16 yıldır izlediği politikaların yarattığı yoksulluğu, güvencesizliği, geleceksizliği tartışmamaktadır. Geçmişte oluşan eski Türkiye imgesinin geniş kitlelerin düşünsel yapısıyla çakıştığı için, kitlelerin bu nesnel gerçekliği göremeyeceğinin farkındadır. Biz burada AKP’yi destekleyen işçi-emekçilerin bir bilincinin olmadığı iddia etmiyoruz. Biz, bu kitlenin bilinç yapısının bugün ile değil geçmiş ile şekillendiğini söylüyoruz. Kitlelerin bilincinin olmadığını iddia edenler kitlelere üstten bakan, küçük burjuva elitistleridir. Kitlelerin bir bilinci vardır. Ama sorun, o bilincin bugünün düşün yapılarıyla mı yoksa geçmişin düşün yapılarıyla mı şekillendiğidir. Bu gerçekliği kavramayan bir sol-sosyalist hareketin kitlelere dönük yürütmüş olduğu siyasetin başarılı olması olanaksızdır. Her seçim sürecinin Aziz Nesin alıntıları ve kitlelerin aşağılanması ile sonuçlanması bu söylemleri geliştiren sol-sosyalist kurumların küçük burjuva ideolojik şekillenişlerini de gözler önüne sermektedir.

Devlet içerisindeki kliklerin Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı biçiminde cepheleştiği, birbirlerine karşı konumlandığı, devlet aygıtını kendi kliklerinin çıkarına uygun olarak ele geçirmeyi amaçladıkları bir süreç yaşandı. Millet İttifakı’nın kendi sınıfsal çıkarlarını, geniş halk yığınlarının çıkarıymış gibi göstererek, toplumsal muhalefeti kendi lehine manipüle ettiği bir süreçti. Yaratılan bu yanılsama öylesine derindi ki, geniş halk yığınları ve toplumsal muhalefet Millet İttifakı’nın çıkarını kendi çıkarları gibi algılayıp tuzağa düştü. Bu yanılsamanın açığa çıkmasında, burjuva kliklerin manipülasyon politikasının yanı sıra HDP ve sosyalist güçlerin bu manipülasyonu tersine çevirmekte yaşadıkları yeteneksizlik de belirleyici olmuştur.

Seçim sonucunda mecliste oluşan genel duruma göz attığımızda sistemin bütünüyle güçlendiğini söylemek mümkün. Devletin bekası söz konusu olduğunda AKP, MHP, İyi Parti ve CHP’nin birleşeceği açık bir gerçekliktir. Bu gerçekliği dokunulmazlıkların kaldırılması ve “Suriye” tezkeresi ile Rojava’da Kürt ulusuna karşı yürütülen savaşta ortaklaşmaları ile görebiliriz. Dolayısıyla gelecek süreçte işçi sınıfının, ezilen ulusların sorunları söz konusu olduğunda bu kesimlerin ortak saldırılar tertipleyeceği tecrübeyle sabittir. Tabii ki burada AKP/Erdoğan iktidarına karşı diğer düzen partilerinin sahte bir muhalefet sergilemeyeceklerini iddia etmiyoruz. Devlet erkini ele geçirmek isteyen bir kliğin parlamentoda sahte bir edayla muhalefet yürütmesi alışılagelmiş bir durumdur. Ancak sermayenin “milli” çıkarları mevzubahis olduğunda tüm egemen kliklerin ezilen kitlelere karşı ortak savaş yürüteceği somut bir gerçekliktir.

Bu düzen partilerinin dışında kalan ve demokratik bir niteliğe sahip olan HDP, bileşenleri ve ittifak güçlerinin tüm saldırılara ve baraj altı bırakılma çabalarına rağmen %10 barajını aşması küçük de olsa olumluluklar barındırmaktadır. Ancak parlamentonun genel yapısına bakıldığında ciddi dezavantajlı bir durumun oluşabileceği de açıktır. Barajın aşılması ne tek başına olumlu ne de bütünen olumsuz bir durumdur. Süreç içerisinde avantaj ve dezavantajların ne şekilde cereyan edeceğini, olumlu yanın mı olumsuz yanın mı ağırlık kazanacağını gelişmeler gösterecektir.

 

Sol-Sosyalist Kurumların Genel Tavırları Üzerine

Burjuva parlamentosu söz konusu olduğunda ya seçime taktiksel olarak katılmak ya da taktiksel olarak boykot etmek olarak iki seçenek karşımıza çıkar. Bu taktik politikalardan hangisinin benimseneceği günün politik-siyasal gerçekliğiyle ilgilidir. Bazen boykot seçeneği kullanılabileceği gibi, bazen de seçimlere katılma seçeneği benimsenebilir. Her iki durumda da seçimlerin ya da parlamentonun sosyalistlerin politikasının çok küçük bir kısmına tekabül ettiği bilinmelidir. Dolayısıyla ister boykot isterse seçime katılma yönlü bir tutum benimsensin, bu taktik politika bir sosyalist hareketin stratejisi olamaz. Sosyalist bir hareketin genel niteliğini belirleyecek olan, esas meselelerde izlediği politik hattır.

Açığa çıkan bir gerçekliği belirtmeden geçemeyeceğiz. Genel olarak Türkiye devrimci hareketi parlamentarist bir hatta savrulmuştur. Burada kastettiğimiz, 24 Haziran sürecinde benimsenen seçime girme taktiği değildir. Burada kastettiğimiz parlamentonun mahiyetinin abartıldığı, seçimlerin bir varlık-yokluk meselesi olarak ele alındığı ve seçimler “kaybedilirse” her şeyin sonuymuş gibi bir algının yaratıldığı gerçekliğidir. 24 Haziran gecesi seçimin Erdoğan lehine sonuçlanmasıyla sol-sosyalist hareketler içerisinde bir karamsarlığın açığa çıktığı herkesin gözlediği bir olgudur. Seçim öncesinde izlenen siyasal hat yukarıda değindiğimiz bir varlık-yokluk meselesinden ele alındığı için sol-sosyalist kurumlar kitlelere bu seçimin “köprüden önceki son çıkış” olduğunu empoze etmiştir. Seçim sonrası kitlelerin yaşadığı derin moralsizlik ve karamsarlık bu tutumdan bağımsız değildir.

Sosyalistler açısından seçime girme taktiği sistemin ve burjuva parlamentosunun teşhiri, seçim süresince politize olan kitlelerin örgütlenmesi mahiyetini taşımıyorsa bu taktik artık taktik olmaktan çıkıp stratejik bir hatta evirilmiş demektir.

HDP, bileşenleri ve ittifak güçleri OHAL sürecinde tüm saldırılara, manipülasyonlara, yasama-yürütme-yargının tek elde toplanmasına, YSK ve medyanın iktidar lehine kullanılmasına rağmen kendi çalışmalarını büyük bir kararlılıkla gerçekleştirdiler. Tüm katliamlara, baskılara, tutuklamalara rağmen bu çalışmanın yürütülmesi ve HDP’nin barajı aşması azımsanmayacak bir olumluluktur. Ancak biz sosyalistler olarak seçim sürecinde yürütülen propagandanın önemli eksiklikleri olduğunu düşünmekteyiz. Kampanyanın sloganı olan “Senle Değişir” vurgusu HDP’nin esas gücünü oluşturan Kürt Ulusal Hareketi açısından, radikal demokrasiyi programatik olarak savunanlar açısından anlaşılır bir slogandır. Ancak HDP’nin sosyalist bileşenleri ve ittifak güçleri açısından sürecin “Senle Değişir” sloganı üzerinden şekillendirilmesi eleştirilmesi gereken bir husustur. HDP’nin esas ağırlık gücü olan Kürt Ulusal Hareketi’nin siyasal çizgisine uygun olan bu slogan, sosyalistler açısından olumsuzdur. Çünkü sosyalistler seçime katılma taktiğini benimserken burjuva parlamentoyu değiştirmek üzerinden değil esas olarak sistemin ve burjuva parlamentonun teşhiri üzerinden politika belirlerler. HDP’nin sosyalist bileşenleri ve ittifak güçlerinin seçim kampanyası boyunca yürüttükleri politikanın burjuva sistemi ve parlamentoyu teşhir etme olgusunun geri planda kaldığını söylemek mümkündür. Sosyalist Öğrenci Hareketi de dahil olmak üzere bu eksiklikleri bilince çıkarmak elzemdir. Bu olguya özeleştirel yaklaşmamak bu somut olguyu değiştirmediği gibi, bizim de bir adım daha ileri gitmemizin önünde engeldir.

HDP seçim bildirgesine bakıldığında bütün toplumsal kesimlere değinmiş olsa da programın genel niteliği radikal demokrasi anlayışına tekabül etmektedir. Şüphesiz radikal demokrasiyi programatik olarak savunan, HDP’nin esas gücünü oluşturan Kürt Ulusal Hareketi eleştirilerin esas muhatabı değildir. HDP seçim bildirgesi, HDP içerisindeki sosyalistlerin de ortaklaştığı bir seçim bildirgesi olduğuna göre, seçim bildirgesinin radikal demokrasiye tekabül eden özü sosyalistler tarafından da kabul edilmiştir demektir. Bu durum objektif olarak sosyalist hareketlerin sınıfsal perspektiften ne denli uzaklaştıklarını gözler önüne sermektedir.

Burjuva parlamentonun ve seçimlerin teşhiri noktasında olumsuzlukların olmasıyla birlikte HDP’nin ittifak gücü olan çatı örgütümüz Sosyalist Meclisler Federasyonu seçim sürecine kendi seçim bildirgesiyle ve özgün seçim kampanyasıyla katılmıştır.

 

Sonuç Olarak;

Seçim sonucunda ortaya çıkan tablo hem kitlelerin yönelimi ve tercihlerinin iyi okunması açısından önemlidir, hem de önümüzdeki süreçte yaşanacak olan siyasal gelişmelerin okuma ve doğru bir şekilde konum alma noktasında önemli işaretler barındırmaktadır. İşçi ve emekçilere, Kürt ulusuna, öğrencilere, kadın ve LGBTİ+’lara karşı saldırı politikalarının yoğunlaşacağı bir sürecin önümüzde durduğu açıktır. Sürece doğru bir müdahalenin yapılabilmesinin temel koşulu, mücadele alanlarına bakış açımızla ilintilidir. Sınıfsal perspektife dayanmayan hiçbir siyasal hat nihai anlamda başarılı olamaz. Sosyalist hareketler içerisinde radikal demokrasi savunusunun güçlendiğine işaret etmiştik. İktidar perspektifli mücadeleyi, devrimci öznenin rolünü ve alternatif toplum projesi olan sosyalizmi yadsıyan radikal demokrasi savunusu, sosyalistlerin pusulası olamaz. Sosyalistlerin sınıf eksenli perspektiften hareket ederek fabrikalarda, kampüslerde, sokaklarda, kısacası yaşamın bütün alanlarında meşru-demokratik mücadeleyi iktidar perspektifli mücadele ile birleştirmesi başarının formülüdür.

Sosyalistler açısından süreç, birçok umudu bandıran, sınıf mücadelesinin yükseleceği, halk açısından teşhir olan sistemin örgütlü kitleleri açığa çıkaracağı olumlu bir süreçtir. Süreç fabrikaların grevlerle dolup taşacağı, kampüslerin başkaldırı marşları okuyacağı bir süreçtir. Sosyalist Öğrenci Hareketi süreci böyle okumaktadır. Bu sebeple 24 Haziran öncesinde olduğundan daha büyük bir coşkuyla, 24 Haziran sonrasında da mücadelede yerini almaktadır. Tüm sosyalistler de süreci böyle okumalı, sokaklardaki, fabrikalardaki, kampüslerdeki mücadeleyi büyütmelidir.

“Şimdi biz, herkesin gözü önünde yükseklere bir bayrak çekiyoruz. Bu bayrak, proletaryanın Kızıl bayrağı olacaksa, onun kızıllığını bozan bütün lekeler, ciddi ve titiz bir çabayla silinip atılmalıdır.”
Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya

Sosyalist Öğrenci Hareketi