Bugün için, “insan” denilen varlığın içerisinde bulunmuş olduğu bireysel ve toplumsal kriz, hepimizin baş sorunudur. Bu sorunu anlamak ve çözmek açısından insanın bir zamanlar yüce ve değerli olduğunu ortaya koyan kimi fikriyatlar, düşüncelerini ortaya sererken, günümüz insanının “büyük düşüş” içerisinde olduğunu belirtirler. Bu düşünüş, bir zamanlar “yüce olan insana” göndermede bulunur. Yaklaşıma göre, bugün içerisinden geçilen süreç zarfında insanın bireysel ve toplumsal yok oluşunun olmadığı ve insanın “iyi” olduğu bir dönem insanlık tarihinde yaşanmıştır. Bu bir yönüyle bir temenni, bir yönüyle de doğruyu yansıtan bir durumdur.

Ne var ki, insanın bugünkü “büyük düşüşünün” üzüntüsünü yaşayan ideler,  ister temenniyi isterlerse de doğruyu yansıtsınlar, iş  “yüce olan insanın” tam olarak ne zaman ve nerede yaşadığına gelince çok fazla bir açıklama yapamazlar. Yapsalar bile, akıllarda bir muğlaklık vardır. Bu çapraşıklığın olmasıysa oldukça normaldir; çünkü “biz zamanlar” diye başlayan örneklemelerin hemen hepsi ya kendi içeriğinde çeşitli çelişkileri barındırırlar ya da insanın tarihsel serüveninde sadece bir noktayı işaret ederler. Çoğunlukla bu noktanın öncesi ve sonrasıyla ilişkisi kurulduğunda ise tarihsel bilgi eksiklikleri kendisini gösterir. Son dönemlerde arkeoloji ve antropolojinin bu belirsizliklerin anlaşıla bilinmesi noktasında kıymeti harbiyesi olan pek çok yeni buluşları artık biraz daha görünürlüğü bizim önümüze seriyor.

Bu kavrayış üzerinden farz edelim ki, dinler tarihi ya da toplumsal insanın tarihi üzerine bir çalışma yapıyoruz. Bu çalışmanın temel amacıysa, “ân” içerisindeki insanın bugünkü keşmekeşliğini yaratan tarihsel koşullarını anlamak. Son dönemde açığa çıkan birçok bilimsel buluşun gösterdiği odur ki, bugünün insanının anlaşıla bilinmesi için onun, Neandertal türünden farklılıklarını esas almamız en doğru çıkış noktasıdır. Bunun tersi bir anlatımın kimi doğru yönleri olsa bile, sorunun temel yönlerini vermemesi açısından çok sağlıklı bir tablo açığa çıkarmaması yönüyle problemlidir. Bir yönüyle de yöntemsel olarak bütünü değil, parça üzerinden hayatı anlamamızı sağlamasıyla ciddi bir yöntemsel krize bizi sürükler.

Bunun sonucu olarak iyi niyetli bir biçimde, “Yeni Kıta” olarak adlandırılan Amerika kıtasının “keşfi” döneminde Aztec, Maya, İnka gibi önemli medeniyetlerin “devletsiz” halklar olarak kendilerini var ettikleri savunula biliniyor ya da Avrupa’nın ve onun kilisesinin gazabıyla kıyaslandığında bu medeniyetlerin önemli bir gelişim evresinde oldukları söyleniyor. Evet, Aztec, Maya, İnka gibi medeniyetlerin önemli bir gelişmişlik düzeyi vardı. Avrupalı işgalcilerin gazapları üzerlerine düşmeden önce bu medeniyet gelişmişliği hatırı sayılır bir bilgi düzeyine erişmişti. Lakin Avrupalılarla kıyaslanamayacak bir durumda olsa da, şunu söylemek gerekir ki, “Yeni Kıta”nın eski sahipleri Avrupa ile aynı olmasa da onun gelişme seyrinde ilerleyen bir devlet yapılanmasının temsilcileriydiler. Aztec, Maya, İnka gibi hükümdarlıklar bir devletleşme pratiğini bize aktarırlar.

Bunların haricinde, “Yeni Kıta”da yaşayan, Aztec, Maya, İnka gibi devletlerin gazabına uğrayan toplumların varlığına yönelirsek “iktidar” dediğimiz anlayışı daha sağlıklı bir düzlemde inceleyebiliriz. Bu tarz topluluklar, başta Amerika kıtası olmak üzere dünyanın pek çok bölgesine dağılmış topluluklar olarak yıllarca antropologlar tarafından incelendiler. Bu topluluklar üzerine yapılar çalışmalar, “Devletsiz halklar var mıydı? Varsa da bunlar nasıl bir tarihe sahiplerdi?” soruları üzerinden soruluyorlardı. Bugünkü insanın “büyük düşüşünün” en mantıklı açıklamasını esas olarak antropoloji biliminin bu çıkışı temellendirmiştir. Arkeolojinin tarihsel birçok bulgusu da antropolojik düzlemde işlendiğinde yararlı bir bilgi kaynağı sağlıyor. Bu bilimler ve bunların alt dalları hala daha “büyük düşüşün” yani sınıflı toplumlar tarihinin öncesini arama noktasında büyük bir gayret içerisindedirler.

Lakin görülen o ki gelinen aşamada, bütün bu tartışmaların ne direkt olarak Eski Yunan medeniyetiyle ne Sümer ile ne de Aztec, Maya, İnka ve onların gazabına uğrayan diğer topluluklarla bağlantısı var. “Büyük düşüşü” her yana yayan ve onu bugün beynimize ve yüreğimize yerleştirerek kendi iktidarını meşru kılan Batı medeniyetini hâlihazırda bir kenara bıraksak bile, ister Maya, Aztec, İnka medeniyetleri ve onların gölgesinde yaşayan diğer küçük kabileler ve kabile toplulukları olsun, ister hepsinden daha doğayla bütünleşik Aborjin toplulukları olsun, bunların hepsi son kertede bir şeyi bize verirler.

Bu topluluklar sonuç olarak Hamo Sapiens denilen şimdiki insanın Afrika’dan başlayan ilerleyişinin evlatlarıdır. Homo Sapiens’in tarihsel yolculuğunda farklı kıtalara ve bölgelere yayılımıyla kendine farklı alanları mekan tutması ve diğer Homo Sapiens topluluklarından kimi farklılıklar göstermesinin tarihi bize göstermiştir ki, Homo Sapiens sonuç olarak diğer insansı türlerden farkını onları yok ederek koymuştur. Kendisini bu koyuş biçimi tarihsel ilerlemesinde “iktidar” denilen algılayışı koşulsuz ortaya çıkarmıştır. Kimi topluluklarda Avrupa, Asya, Kuzey Afrika ve Mezopotamya gibi yerlerde bu çok daha acıklı yaşanırken, kimi topluluklardaysa bu çok daha sınırlı yaşanmıştır.

Belki burada ayrıca üzerinde durularak işlenmesi gereken, çeşitli toplulukların “Yeni Kıta” ve Aborjinler örneğinde olduğu gibi, iktidar odaklarını bildikleri ve onların temel dertlerinin topluluk içerisinde iktidar anlayışını yok etmeye yönelik bir düzen oluşturmaya çalıştıklarıdır. Bu çok hassas ve iktidarı yok etmeye yönelik bir perspektifi esas alan kişilerin temel odaklanma konularının tarihte işlerliğini öne seren bir inceleme alanıdır. Ama yine de konumuz açısından biz şunu belirtelim ki, Homo Sapiens türünün diğer insansı türleri yok ederek, kendisini doğaya dayatması ve onu nesneleştirmesindeki yabancılaşma biçimine odaklanmak bizi daha büyük bir suretle karşı karşıya bırakır. Bu enstantanenin iyi algılanması bize çok farklı bir dünyanın bilgi yolunu açar.

Yıllardan beri Neandertal üzerine o kadar yanlış bilgiler vardı ki, Neandertal’in Homo Sapiens ile kıyaslandığında bir “hayvan” olduğu varsayılıyordu. Bunun böyle görülmesi ne yazık ki normaldi; çünkü bizi sarmalayan ilerlemeci tarih yaklaşımının balkonundan hayatı algılamaya çalışmamızın sonucundan ötürü, bu ve benzeri fikirler bizde hayat bulduruldu. Akademik dünya başta olmak üzere, sanat, düşünce, bilim gibi alanlarda bize önderlik eden Platon, Aristoteles, sosyolojinin kurucularından Comte, Weber, modern felsefenin babalarından Hegel ve Kant başta gelmek üzere, rahatlıkla referans verdiğimiz birçok “akil insan” sonuç olarak bırakın, Homo Sapiens–Neandertal ayrımını yapmayı, Homo Sapiens–Neandertal ayrımını yapabilen, en azından bunların arasında bir farklılık olduğunu bilen modernitenin bugünkü gelmiş olduğu aşamanın düşünürleri hala daha Avrupalıları medeni, diğerlerini ise, medeni olmayan olarak adlandırıyorlar.

Platon’un ve dostlarının yaşam çizgisi ve düşüncesi etrafımızı çevirmiş durumdadır. “Büyük düşüş”ten dert yandığını belirten büyük çoğunluk bunu eleştirirken bile bunun peşinden gitmeyi kendisine esas alıyor; çünkü hala daha “büyük düşüşün” kurtuluş imgelerini kendi düşün dünyalarının esas alınmasıyla çözülebileceğini sanıyorlar. Platon kendi gibi düşünen filozofların devleti yönetmesini esas alırken, Aristoteles köleliğin doğruluğu savundu. Hegel, modern devleti aklın en uç güzel noktası olarak nitelendirdi. Diğerleri de benzeri yargılardan hayata baktılar.

Bugün biz, Homo Sapiens ve Neandertal arasındaki farkların ayrımını biliyoruz. Birçok kişinin savunduğunun aksine Neandertal insanı sanatı bilen, sanatı üreten, sanatsal düşünme yeteneği olan bir insan türüdür. Bunun ne yazık ki, tam olarak anlaşıla bilinmesi için son yıllarda açığa çıkan bilimsel keşiflerin beklenmesi gerekti. Bu bekleyiş öncesi, genel kanı Neandertal’ın önceden belirttiğimiz gibi bir “hayvan” olduğuydu. Şimdilerde, Neandertal insanının, Homo Sapiensten farklıkları incelenirken, bütün bir Homo Sapiens türünün doğaya başkaldırması ve ondan yabancılaşmasının temel yönünün, imgeler yaratması olduğu biliniyor. O, Neandertal’den farklı olarak bir devrimci dinamik yakalamıştı. Bu bütün doğayı kontrol edebilecek gücün temel yönüydü. Lakin onun şansızlığı, onun yarattığı imgelerin eni sonu onu köleleştirmesiydi. Homo Sapiens insanı imgeleme gücüyle simgeler yaratırken, yarattıkları onu kendi esiri yapmıştı.

Homo Sapiens, ortaya çıkma, gelişme ve ilerleme aşamalarında bir şeyi unutmuştu. O, büyük medeniyetler yarattı. Ona bu medeniyetleri yarattıran güç, onun kendisiyle ilgilenmesiyle arasındaki yabancılaşmaydı. Maya, Aztec, İnka medeniyetlerinin gazabına uğrayan, bir biçimde de olsa kendilerini korumaya çalışan devletsiz toplulukların, diğerlerinin ve Aborjinlerin ortak özelliği Homo Sapiensin doğadan yabancılaşma serüvenin bilindiği kadarıyla en az yabancılaşmış halleri olmalarıdır. Bunların bazılarında kimi iktidarı doğurabilecek araçlar çıksa bile, bu halkların tarihi iktidara karşı savaşım tarihi olarak tebellürünü gösterir.

İşte, Platon, Aristotales ve bu dizgeden gelen Comte, Weber, Hobbes, Hegel, Kant gibilerinin temsil ettiği yaklaşımın düşün adamları, insanın kendinden uzaklaşmasının ve kopmasının “büyük düşüşünün” oyuncularıdır. Sokrates’in ve onun öncesinin ve sonrasının dizgesinden gelenlerse, Homo Sapiens’in tarihsel trajedisine gönderme yapmalarıyla onlardan ayrılırlar. Bu nedenle Sokrates ne yazık ki, Platon ve Aristoteles’in hocası olarak gösterilse bile o, onların hocası değil. Onların dizgesinin karşıtı olarak, Atinalılara seslendi. Bu seslenme içerisinde ön plana çıkarmaya çalıştığı, insanın içerisinde bulunmuş olduğu trajedinin binlerce yıldır sürdüğü, bunun önüne geçile bilinmesi açısından insanın kendine yönelmesinin gerekliliğiydi.

Sokrates’in tek bir ölüm nedeni vardı: “Kendinizle ilgilenin” dedi. Ne yazık ki, “büyük düşüş” içerisinde olan insan, doğayla ve sonuç olarak kendisiyle yabancılaşmasının neticesinde “kendini” kaybetti. Belki de kendini hiç bulamadı. En azından Homo Sapiens insanı için böylesi bir çıkarım yapabilmemiz olağan olabilir. Lakin önceden sıraladığımız kimi devletsiz halklar belki de bir çıkış yolunu gösteriyorlardır. Sokrates’in belirtmek istediği, “kendinizle ilgilenin” sözünün insan açısından tezahürünü göstermeleri yoluyla bu hakların tarihini incelemek oldukça değerli.

Kim bilir belki de Sokrates, Homo Sapiens’in hiçbir zaman “yüce” olmadığını bildiğinden insan yaşamında olumlu bireyselliğin önemi vurgulayan ilk düşünürlerden biri olarak benliğini ortaya koyarken, bu trajedi karşısında bir başkaldırının önemini ilk ortaya koyanlardan biri olarak trajedi karşısında baldıran zehrinin içilmesinin içinde bulunulan trajediyle kıyas bile edilemeyeceğini anladığından ölüm anında bile, “kendinizle ilgilenin” diyordu.

Tufan Bozkurt

Paylaş