Bilgi ile Pratik, Bilme ile Yapma Arasındaki İlişki Üzerine

Marx’tan önce materyalizm, bilgi sorununu insanın toplumsal niteliğinden ve tarihi gelişmesinden kopuk bir biçimde incelemiş, bu yüzden bilginin toplumsal pratiğe bağımlılığını, yani üretime ve sınıf mücadelesine bağımlılığını kavrayamamıştı.

Marksistler her şeyden önce insanın üretimdeki faaliyetini en temel pratik faaliyet olarak, insanın bütün diğer faaliyetlerinin belirleyicisi olarak görürler. İnsanın bilgisi esas olarak maddi üretimdeki faaliyetine dayanır. İnsan, maddi üretimdeki faaliyeti aracılığıyla, yavaş yavaş doğa olaylarını, doğanın özelliklerini ve yasalarım ve kendisiyle doğa arasındaki ilişkileri kavrar. Gene üretimdeki faaliyeti aracılığıyla, insan ile insan arasındaki bazı ilişkileri de yavaş yavaş farklı ölçülerde kavrar. Bu bilgilerden hiçbiri üretimdeki faaliyet dışında elde edilemez. Sınıfsız toplumda toplumun bir bireyi olarak her insan öteki bireylerle birlikte ortak çalışmaya katılır, onlarla belirli üretim ilişkilerine girer ve insanın maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretimde bulunur. Bütün sınıflı toplumlarda farklı toplumsal sınıfların bireyleri de farklı biçimlerde belirli üretim ilişkilerine girerler ve maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretimde bulunurlar. İnsan bilgisinin serpilip boy attığı ana kaynak budur.

İnsanın toplumsal pratiği sadece üretimdeki faaliyetle sınırlı değildir, sınıf mücadelesi, siyasi hayat, bilimsel ve sanatsal uğraşlar gibi daha birçok biçime bürünür. Sözün kısası, bir toplumsal varlık olarak insan, toplumun pratik hayatının bütün alanlarına katılır. Dolayısıyla insanın, insan ile insan arasındaki farklı ilişkileri değişen ölçülerde öğrenmesi, yalnızca maddi hayatı aracılığıyla değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel hayatı (her ikisi de maddi hayata sımsıkı bağlıdır) aracılığıyla da olur. Toplumsal pratiğin bu öteki türleri arasında özellikle sınıf mücadelesi, bütün değişik biçimleriyle, insan bilgisinin gelişmesi üzerinde derin bir etki yaratır. Sınıflı toplumda her insan belli bir sınıfın üyesi olarak yaşar ve hiç istisnasız her düşünce belli bir sınıfın damgasını taşır.

Marksistler, insan toplumunda üretim faaliyetinin alt düzeyden üst düzeye doğru adım adım geliştiğini ve bu nedenle insanın doğaya ya da topluma ilişkin bilgisinin de alt düzeyden üst düzeye doğru adım adım geliştiğini, yani sığdan derine doğru, tek yanlılıktan çok yanlılığa doğru geliştiğini savunurlar. İnsanlar tarihte çok uzun bir zaman, zorunlu olarak, toplum tarihi konusunda tek yanlı bir kavrayışla sınırlı kaldılar. Bunun nedeni, bir yandan sömürücü sınıfların her zaman taraf tutan bir tutumla tarihi çarpıtmaları, öte yandan da küçük çapta üretimin insanın bakış açısını sınırlamasıydı. İnsanoğlu ancak dev üretici güçlerle (büyük çapta sanayi) birlikte modern proletarya ortaya çıktığı zaman toplumun gelişmesi konusunda kapsamlı ve tarihi bir kavrayış edinebildi ve bu bilgiyi bir bilime, Marksizm bilimine dönüştürebildi.

Marksistler, insanın dış dünyaya ilişkin bilgisinin doğruluğunun biricik ölçütünün, insanın toplumsal pratiği olduğunu savunurlar. Aslında insan bilgisinin doğruluğu, ancak, önceden beklenilen sonuçlara toplumsal pratik süreci (maddi üretim, sınıf mücadelesi ya da bilimsel deney) içinde varıldığı zaman kanıtlanmış olur. Bir kimse çalışmasında başarılı olmak, yani önceden kafasında tasarladığı sonuçlan elde etmek istiyorsa, kafasındaki fikirleri nesnel dış dünyanın yasalarına uygun kılmalıdır. Eğer kafasındaki fikirler nesnel dış dünyanın yasalarına uygun düşmezse, pratikte başarısızlığa uğrar. Bir kimse pratikte başarısızlığa uğradığında bundan birtakım dersler çıkarır ve kafasındaki fikirleri düzelterek onları dış dünyanın yasalarına uygun kılarsa başarısızlığı başarıya dönüştürebilir; “başarısızlık başarının anasıdır” ve “bir musibet bin nasihatten iyidir” sözlerinden kastedilen de budur. Diyalektik materyalist bilgi teorisi, insan bilgisinin pratikten asla kopartılamayacağını savunur, pratiğin önemini inkâr eden ya da bilgiyi pratikten kopartan bütün yanlış teorileri mahkûm eder ve pratiğe öncelik tanır. Bu nedenle Lenin şunu söylemişti: “Pratik, (teorik) bilgiden daha yüksektir, çünkü sadece evrensellik değerine değil, dolaysız güncellik değerine de sahiptir.” Diyalektik materyalist Marksist felsefenin iki önemli özelliği vardır. Birincisi, onun sınıfsal niteliğidir: Diyalektik materyalizmin proletaryanın hizmetinde olduğunu açıkça ilan eder. İkincisi, uygulanabilir oluşudur. Teorinin pratiğe bağımlı olduğunu, teorinin pratiğe dayandığını ve pratiğe hizmet etliğini vurgular. Herhangi bir bilgi ya da teorinin doğruluğu öznel duygular tarafından değil, toplumsal pratikteki nesnel sonuçlar tarafından belirlenir. Doğruluğun biricik ölçütü toplumsal pratiktir. Diyalektik materyalist bilgi teorisinde başlıca ve temel bakış açısı, pratiğin bakış açısıdır.

Peki, insan bilgisi pratikten nasıl doğar ve gene pratiğe nasıl hizmet eder? Bilginin gelişme sürecini incelersek, bu sorun açıklığa kavuşur.

Pratiğin süreci içinde insan ilkönce şeylerin sadece görünürdeki yanını, tek tek yönlerini, dış ilişkilerini görür. Örneğin, dışarıdan bazı kimseler bir gözlemde bulunmak üzere Yen an’a gelirler. İlk bir iki gün şehrin topografyasını, sokaklarını, evlerini görürler. Birçok insanla tanışır, ziyafetlere, akşam davetlerine ve kitle mitinglerine gider, çeşitli türden konuşmalar dinler, çeşitli yazılar okurlar; bunların hepsi de şeylerin görünürdeki yanı, tek tek yönleri ve dış ilişkileridir. Buna algısal bilgi aşaması, yani duyusal algılamalar ve izlenimler aşaması denir. Yani Yen an’daki bu belirli şeyler, gözlem grubu üyelerinin duyu organları üzerinde etki yaratır, duyusal algılamalar uyandırır ve onların beyinlerinde birçok izlenimin doğmasına yol açar; bu izlenimler arasında dış ilişkilerin kaba bir taslağı vardır. Bu, bilginin birinci aşamasıdır. Bu aşamada insan henüz daha derin kavramlar oluşturamaz ya da mantıki sonuçlar çıkaramaz.

Toplumsal pratik sürerken, insanın pratiğinin akışı içinde insanda duyusal algılamalar ve izlenimler uyandıran şeyler birçok kez tekrarlanır; sonra bilgi süreci içinde beyinde ani bir değişiklik (sıçrama) meydana gelir ve kavramlar oluşur. Kavramlar artık şeylerin görünürdeki yanı, tek tek yönleri ve dış ilişkileri değildir; şeylerin özünü, bütünselliğini ve iç ilişkilerini kavrarlar. Kavramlar ile duyusal algılamalar arasında sadece niceliksel bir farklılık değil, niteliksel bir farklılık da vardır. Bundan sonra insan yargıya varma ve sonuç çıkarma yoluyla daha da ileri giderek mantıki sonuçlara varabilir. San Kuo Yen Yi’deki “kafanı çalıştır, bir yolunu bulursun” ve günlük konuşmada kullandığımız “dur bir düşüneyim” deyimleri, insanın yargıya varmak ve sonuç çıkarmak için kavramlar yardımıyla zihnini çalıştırdığını gösterir. Bu, bilginin ikinci aşamasıdır. Gözlem grubunun üyeleri çeşitli veriler topladıktan ve onları “bir kere daha düşündükten” sonra, “Komünist Partisi’nin Japonya’ya Karşı Birleşik Cephe siyaseti, kapsamlı, samimi ve dürüsttür” yargısına varabilirler. Bu yargıya vardıktan sonra, eğer kendileri de milleti kurtarma konusunda samimiyseler bir adım daha atıp şu sonucu çıkarabilirler: “Japonya’ya Karşı Milli Birleşik Cephe başarıya ulaşabilir.” Bu kavrama, yargıya varma ve sonuç çıkarma aşaması, bir şeyi öğrenmenin bütün bir süreci içinde daha da önemli bir aşamadır; ussal bilgi aşamasıdır. Öğrenmenin gerçek görevi, algılama yoluyla düşünceye varmak, giderek nesnel şeylerin iç ilişkilerini, yasalarını, bir süreç ile başka bir süreç arasındaki iç ilişkileri kavramak, yani mantıkî bilgiye varmaktır. Bir başka deyişle, algısal bilgi şeylerin tek tek yönleriyle, görünürdeki yönleriyle ve dış ilişkileriyle ilgilidir; buna karşılık mantıkî bilgi şeylerin bütünselliğine, özüne ve iç ilişkilerine ulaşmada büyük bir adım atar ve çevremizdeki dünyanın iç ilişkilerini açığa çıkarır. Mantıkî bilgi ile algısal bilgi arasındaki fark budur. Dolayısıyla mantıkî bilgi çevremizdeki dünyanın gelişmesini, bütünselliği ve bütün yönlerinin iç ilişkileri içinde kavrayabilir.

Bilginin gelişme sürecinin pratiğe dayandığını ve sığdan derine doğru ilerlediğini ileri süren bu diyalektik materyalist teoriyi, Marksizm’in doğuşundan önce hiç kimse ortaya koyamamıştı. Bilginin gittikçe derinleşen hareketini toplum içindeki insanın karmaşık ve durmadan tekrarlanan üretim ve sınıf mücadelesi pratiği içinde algısal bilgiden mantıkî bilgiye doğru ilerlediği bu hareketi hem materyalist hem de diyalektik bir biçimde ortaya koyan Marksist materyalizm bu sorunu ilk kez doğru bir biçimde çözmüş oldu. Lenin şöyle demişti: “Maddenin soyutlanması, bir doğa yasasının soyutlanması, değerin soyutlanması vb. kısacası bütün bilimsel (doğru, ciddi ve saçma olmayan) soyutlamalar doğayı daha derin, daha doğru ve daha eksiksiz bir biçimde yansıtır.” Marksizm-Leninizm. Bilgi sürecindeki her iki aşamanın da kendi özelliklerine sahip olduklarını; bilginin, alt aşamada algısal olarak, üst aşamada ise mantıkî olarak ortaya çıktığını ve her iki aşamanın da bütünleşmiş bir bilgi süreci içinde bulunduğunu savunur. Algısal bilgi ile ussal bilgi nitelik bakımından farklı olmakla birlikte, birbirlerinden kopuk değildirler; pratik temelinde birleşmişlerdir. Pratiğimiz şunu kanıtlıyor: Algılanan bir şey hemencecik kavranamaz ve bir şey ancak kavrandığı zaman daha derin bir biçimde algılanabilir. Algılama sadece dış görünüş sorununu çözebilir; öz sorunu ise ancak teori tarafından çözülebilir. Her iki sorunun çözümü de pratikten asla ayrılamaz. Bir şeyi öğrenmek isteyen bir kimsenin o şeyle bağ kurmaktan, yani o şeyin çevresinde yaşamaktan (uygulamada bulunmaktan) başka çaresi yoktur. Feodal toplumda kapitalist toplumun yasalarını önceden bilmek olanaksızdı, çünkü kapitalizm henüz doğmamıştı ve bununla ilgili pratik henüz yoktu. Marksizm ancak kapitalist toplumun ürünü olabilirdi. Marx, laissezfaire kapitalizmi döneminde, emperyalizm çağına özgü belirli yasaları önceden somut olarak bilemezdi, çünkü kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm henüz doğmamıştı ve bununla ilgili pratik henüz yoktu. Bu görevi ancak Lenin ve Stalin yerine getirebilirdi. Dehaları bir yana, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in teorilerini yaratabilmelerinin temel nedeni, kendi zamanlarının sınıf mücadelesi ve bilimsel deney pratiğine doğrudan doğruya katılmış olmalarıydı. Bu pratiğe katılmayan hiçbir dahi başarıya ulaşamaz. “Bilim adamı, kapısından dışarı adımını atmadan bütün dünyada olup biteni bilir” sözü teknolojinin henüz gelişmediği eski çağlarda söylenmiş boş laflardan biriydi. Gerçi bu söz bugünkü gelişmiş teknoloji çağında bile varlığını sürdürmektedir; ama gerçek kişisel bilgiye sahip olanlar, dünyanın dört bir bucağında pratiğin içinde bulunan insanlardır. Bu insanlar kendi pratikleri aracılığıyla “bilgi edinirler” ve edindikleri bilgi yazılar ve teknik araçlar yoluyla “bilim adamı”na ulaşır: işte “bilim adamı” ancak o zaman dolaylı bir biçimde “bütün dünyada olup biteni bilebilir”. Eğer belli bir şeyi ya da belli bir şeyler dizisini dolaysız bir biçimde öğrenmek istiyorsak, gerçeği değiştirmek, o şeyi ya da şeyler dizisini değiştirmek için pratik mücadeleye doğrudan doğruya katılmamız gerekir. Çünkü, birer olgu olarak onlarla bağ kurabilmemiz ancak böyle mümkün olabilir, o şeyin ya da şeyler dizisinin özünü açığa çıkarabilmemiz ve onları kavrayabilmemiz ancak gerçeği değiştirmek için pratik mücadeleye doğrudan doğruya katılmakla mümkün olabilir. Bazı kimseler sorunları bile bile çarpıtarak tam tersini ileri sürseler de, insanı bilgiye gerçekten götüren biricik yol budur. Dünyanın en gülünç insanı, şuradan buradan kulaktan dolma bilgiler edinip sonra da kendini “dünyanın Bir Numaralı otoritesi” ilan eden “allame”dir; bu da sadece onun kendini bilmediğini gösterir. Bilgi bir bilim sorunudur ve bilimde en küçük bir sahtekârlığa ya da kendini beğenmişliğe yer yoktur. Bilimde gerekli olan bunun tam tersidir; dürüstlük ve alçakgönüllülük. Bilgi sahibi olmak istiyorsanız, gerçekliği değiştirme pratiğine katılmanız gerekir. Bir armudun tadının nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsanız, onu yiyerek değiştirmeniz gerekir. Atomun yapısını ve özelliklerini öğrenmek istiyorsanız, atomun durumunu değiştirmek üzere fiziksel ve kimyasal deneyler yapmanız gerekir. Devrimin teorisini ve yöntemlerini öğrenmek istiyorsanız, devrime katılmanız gerekir. Her gerçek bilgi dolaysız tecrübeden kaynaklanır. Ama bir kimse her konuda dolaysız tecrübeye sahip olamaz; aslında bilgimizin büyük bir bölümü dolaylı tecrübeden, örneğin eski çağlarda ve yabancı ülkelerde edinilmiş bilgiden gelir. Atalarımız ve yabancılar bu bilgiyi dolaysız tecrübeyle edinmişlerdir ve bu bilgiye ancak, onların dolaysız tecrübelerinin süreci içinde Lenin’in sözünü ettiği “bilimsel soyutlama”nın gerekliliği yerine getirilmişse ve nesnel gerçeklik bilimsel bir biçimde yansıtılmışsa güvenilir; yoksa güvenilmez. Dolayısıyla bir insanın bilgisi, biri dolaysız tecrübeden, biri de dolaylı tecrübeden edinilen iki bölümden oluşur. Ayrıca, benim için dolaylı tecrübe olan şey başkaları için dolaysız tecrübedir. Bu nedenle, bir bütün olarak alındığında hiçbir bilgi dolaysız tecrübeden ayrılamaz. Bütün bilgi, insanın fiziksel duyu organları aracılığıyla nesnel dış dünyayı algılamasından kaynaklanır. Bu algılamayı reddeden, dolaysız tecrübeyi reddeden, ya da gerçekliği değiştirmenin pratiğine doğrudan doğruya katılmayı reddeden bir kimse materyalist değildir. İşte “allame”nin gülünç olmasının nedeni de budur. “Kaplanın inine girmeden kaplan yavrusunu nasıl yakalarsın?” diye eski bir Çin özdeyişi vardır. Bu özdeyiş aynı zamanda insanın pratiği ve bilgi teorisi için de geçerlidir. Pratik dışında hiçbir bilgi olamaz.

Gerçekliği değiştirmenin pratiği temelinde yükselen diyalektik materyalist bilgi hareketini, giderek derinleşen bilgi hareketini açıklığa kavuşturmak için birkaç somut örnek daha verelim.

Pratiğinin ilk döneminde, yani makineleri parçalama ve kendiliğinden mücadele döneminde proletarya, kapitalist topluma ilişkin bilgisinde henüz algısal bilgi aşamasındaydı; kapitalizmin olgularının sadece bazı yönlerini ve dış ilişkilerini biliyordu. O zamanlar proletarya hâlâ “kendi içinde bir sınıf idi. Ama pratiğinin ikinci döneminde, yani bilinçli ve örgütlü ekonomik ve siyasi mücadeleler dönemine eriştiğinde proletarya kapitalist toplumun özünü, toplumsal sınıflar arasındaki sömürü ilişkilerini ve kendi tarihi görevini kavradı. Proletaryanın bütün bunları kavrayabilmesinin nedeni, kendi pratiği ve uzun süreli mücadele tecrübesiydi. Marx ve Engels bu pratiği ve tecrübeyi bütün yönleriyle bilimsel bir biçimde özetlediler ve proletaryanın eğitilmesi için Marksizm teorisini yarattılar. İşte o zaman proletarya “kendisi için bir sınıf” durumuna geldi.

Aynı şey Çin halkının emperyalizm konusundaki bilgisi için de geçerlidir. İlk aşama yüzeysel ve algısal bilgi aşamasıydı; bu, Tay-ping İlahi Krallığı Hareketinin, Yi Ho Tuan Hareketi’nin vb. yabancılara karşı hiçbir ayrım gözetmeksizin giriştiği mücadelelerde açıkça görülebilir. Çin halkı ancak ikinci aşamada ussal bilgi aşamasına ulaştı, emperyalizmin iç ve dış çelişmelerini gördü ve emperyalizmin geniş Çin halk kitlelerini ezmek ve sömürmek üzere Çin’in komprador ve feodal sınıflarıyla ittifak yaptığı temel gerçeğini kavradı. Bu bilgi, aşağı yukarı 1919’daki 4 Mayıs Hareketi sıralarında başladı.

Şimdi de savaşı alalım. Eğer bir savaşı yönetenlerin savaş tecrübesi yoksa, ilk aşamada belli bir savaşın (örneğin son 10 yıldaki Toprak Devrimi Savaşımız) yönetilmesiyle ilgili kapsamlı yasaları kavrayamazlar. İlk aşamada sadece bir sürü çarpışmaya girip çıkarlar, üstelik de birçok yenilgiye uğrarlar. Ama bu tecrübe (kazanılan savaşların ve özellikle de kaybedilen savaşların tecrübesi) onların tüm savaşın iç sürecini, yani o belirli savaşın yasalarını kavramalarını, strateji ve taktiklerini anlamalarını ve böylece savaşı güvenle yönetmelerini sağlar. Eğer o anda komuta tecrübesiz birine devredilirse, o zaman savaşın gerçek yasalarını kavrayana kadar o da birçok yenilgiye uğrayacaktır (tecrübe kazanacaktır).

“Bu işin üstesinden gelebileceğimden emin değilim.” Bir yoldaş bir görevi kabul etmekte duraksama gösterdiğinde çoğu zaman bu sözleri işitiriz. Niçin kendinden emin değildir? Çünkü ya verilen görevin özü ve koşulları konusunda sistemli bir kavrayışa sahip değildir ya da o çalışmayla bağı pek azdır ya da hiç yoktur ve dolayısıyla o çalışmayı yöneten yasalardan habersizdir. Ama kendisine verilen görevin özünü ve koşullarını ayrıntılı bir biçimde tahlil ettikten sonra kendine olan güveni artar ve o görevi seve seve yerine getirir. Eğer o görevde bir süre çalışır ve tecrübe kazanırsa, sorunlara öznel, tek yanlı ve yüzeysel bir biçimde yaklaşan bir insan değil de, sorunlara açık görüşlülükle bakmaya istekli bir kimseyse, o işin nasıl yapılacağı konusunda kendi başına sonuçlar çıkarabilir ve o işi daha büyük bir cesaretle yapabilir. Ancak sorunlara öznel, tek yanlı ve yüzeysel bir biçimde yaklaşan kimseler bir yere gelir gelmez koşullara dikkate almadan, şeyleri bütünlükleri (bir bütün olarak geçmişteki ve şimdiki durumları) içinde gözden geçirmeden ve (şeylerin özünü, şeylerin niteliğini ve bir şey ile başka bir şey arasındaki iç ilişkileri) kavramadan hemen sağa sola emirler ve talimatlar yağdırmaya koyulurlar. Böyle insanlar tökezleyip düşmeye mahkûmdurlar.

Dolayısıyla görüldüğü gibi, bilgi sürecinde ilk adım dış dünyadaki nesnelerle bağ kurmaktır; bu, algılama aşamasına girer. İkinci adım, algılamada elde edilen verileri yeniden düzene koyarak senteze vardırmaktır; bu, kavrama, yargıya varma ve sonuç çıkarma aşamasına girer. Algılamada elde edilen veriler ancak çok zengin (bölük pörçük değil) ve gerçekliğe uygun (aldatıcı değil) olurlarsa, doğru kavramlar ve teoriler kurmanın temelini oluşturabilirler.

Burada iki noktayı önemle belirtmek gerekir. Birincisini gerçi daha önce belirttik, ama burada tekrarlamakta yarar var; ussal bilgi algısal bilgiye bağımlıdır. Ussal bilginin ille de algısal bilgiden çıkması gerekmediğini sanan bir kimse idealisttir. Felsefe tarihinde bir “akılcı” okul vardır. Bu okul yalnızca aklın güvenilir olduğuna, algısal tecrübenin güvenilir olmadığına inanır ve tecrübenin değil, yalnızca aklın gerçekliğini kabul eder. Bu okulun yanılgısı, şeyleri tersine çevirmesindedir. Ussal bilginin güvenilir olmasının biricik nedeni, duyusal algılamalardan kaynaklanmasıdır. Eğer böyle olmasaydı, ussal bilgi, kaynağı olmayan bir suya, kökleri olmayan bir ağaca benzer; öznel, kendi kendine oluşmuş ve güvenilmez bir şey olurdu. Bilgi sürecindeki sıralamada en başta algısal tecrübe gelir. Toplumsal pratiğin bilgi süreci içindeki önemini vurguluyoruz, çünkü insan bilgisini yaratan ve insanın nesnel dünyadan algısal tecrübe edinmesini başlatan, sadece ve sadece toplumsal pratiktir. Gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan ve kendini nesnel dünyadan bütünüyle koparan bir insan için bilgi diye bir şey söz konusu olamaz. Bilgi tecrübeyle başlar; bilgi teorisinin materyalizmi budur.

İkinci nokta ise şudur: Bilginin derinleştirilmesi gerekir, algısal bilgi aşamasının ussal bilgi aşamasına vardırılması gerekir; bu da, bilgi teorisinin diyalektiğidir. Bilginin ilk baştaki algısal aşamada kalabileceğini, tek başına algısal bilginin güvenilir olduğunu ve ussal bilginin güvenilir olmadığını sanmak, “deneyciliğin” tarihi yanılgısını tekrarlamak olur. Bu teorinin yanılgısı, algılama verilerinin nesnel dünyadaki bazı gerçeklikleri yansıtmakla birlikte (burada, tecrübeyi sözüm ona iç gözlemle kısıtlayan idealist deneyciliği kastetmiyorum), tek yanlı ve yüzeysel olmaktan öteye gidemediklerini, şeyleri tam olarak yansıtmadıklarını, şeylerin özünü yansıtmadıklarını kavrayamamasındadır. Bir şeyi bütünlüğü içinde tam olarak yansıtabilmek, onun özünü yansıtabilmek, onun iç yasalarını yansıtabilmek için, bir kavramlar ve teoriler sistemi kurmak üzere posayı atıp özü alarak, sahte olanı atıp gerçek olanı alarak, birinden diğerine, dışarıdan içeriye doğru ilerleyerek, duyusal algılamada edinilen zengin verileri düşünce yoluyla yeniden düzenlemek gerekir; yani algısal bilgiden ussal bilgiye bir sıçrama yapmak gerekir. Bu yeniden düzenlenmiş bilgi daha boş ve daha az güvenilir bir bilgi değildir. Tam tersine, bilgi süreci içinde pratiğe dayanılarak bilimsel bir biçimde yeniden düzenlenen her şey, Lenin’in de dediği gibi, nesnel gerçekliği daha derin, daha doğru ve daha eksiksiz olarak yansıtır. Gel gelelim, kaba “pratikçiler” tecrübeye saygı duyar, teoriyi küçümserler; bu yüzden de nesnel sürecin bütününü kapsamlı bir biçimde göremez, açık seçik bir yönelimden ve uzak görüşlü bir bakış açısından yoksun kalır, rastgele başarılarla yetinir ve gerçeği ancak kıyısından köşesinden yakalayabilirler. Böyle kimseler bir devrimi yönetecek olsalar, onu olsa olsa bir çıkmaz sokağa sokarlar.

Ussal bilgi algısal bilgiye dayanır, ama algısal bilginin de ussal bilgiye vardırılması gerekir; diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. Felsefede “akılcılık” da “deneycilik” de bilginin tarihi ve diyalektik niteliğini kavrayamazlar. Bu iki okul da gerçeğin bir yönünü içermekle birlikte (burada idealist değil, materyalist akılcılık ve deneyciliği kastediyorum), her ikisi de bir bütün olarak bilgi teorisinde yanılgıya düşerler. Bilginin algısal olandan ussal olana doğru ilerleyen diyalektik materyalist hareketi, büyük bir bilgi süreci (sözgelimi, bütün bir toplumu ya da devrimi öğrenmek) için olduğu kadar, küçük bir bilgi süreci (sözgelimi, tek bir şeyi ya da görevi öğrenmek) için de geçerlidir.

Ama bilginin hareketi burada sona ermez. Eğer diyalektik materyalist bilgi hareketi ussal bilgide duracak olsaydı, sorunun yalnızca yarısı çözülmüş olurdu. Üstelik Marksist felsefeye göre bu, sorunun daha az önemli olan yarısıdır. Marksist felsefe, işin en önemli yanının, nesnel dünyanın yasalarını kavramak ve böylece nesnel dünyayı açıklayabilir duruma gelmek değil, bu yasalara ilişkin bilgiyi, dünyayı değiştirmek üzere etkin bir biçimde uygulamak olduğunu savunur. Marksizme göre, teori önemlidir ve teorinin önemi Lenin’in şu sözlerinde eksiksiz bir biçimde dile getirilir: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz.” Ama Marksizmin teorinin önemini vurgulamasının biricik nedeni, teorinin eyleme yol göstermesidir. Elimizde doğru bir teori olduğu halde, onun sadece lafını edip rafa kaldırırsak, onu uygulamaya koymazsak, o teori ne kadar doğru olursa olsun hiçbir işe yaramaz. Bilgi, pratikle başlar; teorik bilgi pratik aracılığıyla edinilir ve yeniden pratiğe dönmek zorundadır. Bilginin etkin işlevi, kendini yalnızca algısal bilgiden ussal bilgiye etkin sıçrayışta göstermez; aynı zamanda, daha da önemlisi, kendini ussal bilgiden devrimci pratiğe sıçrayışta da göstermek zorundadır. Yeryüzünün yasalarını kavrayan bilgi, yeniden dünyayı değiştirmenin pratiğine yöneltilmeli, yeniden üretim pratiğine, devrimci sınıf mücadelesinin ve devrimci milli mücadelenin pratiğine ve bilimsel deney pratiğine uygulanmalıdır. Bu, teoriyi sınama ve geliştirme sürecidir, bütün bir bilgi sürecinin sürdürülmesidir. Teorinin nesnel gerçekliğe uygun olup olmadığı sorunu, yukarıda belirtildiği gibi, algısal bilgiden ussal bilgiye ilerleyen hareket içinde tam olarak çözülmez ve çözülemez. Bu sorunu tam olarak çözmenin biricik yolu ussal bilgiyi yeniden toplumsal pratiğe yöneltmek, teoriyi pratiğe uygulamak ve insanın kafasında tasarladığı hedeflere ulaşıp ulaşmadığına bakmaktır. Birçok doğabilim teorisinin doğru sayılmasının nedeni, sadece doğabilimciler tarafından ilk bulundukları anda doğru kabul edilmeleri değil, daha sonraki bilimsel pratik içinde doğrulanmış olmalarıdır. Marksizm-Leninizm’in doğru kabul edilmesinin nedeni, sadece Marx, Engels, Lenin ve Stalin tarafından bilimsel olarak formüle edildiği zaman doğru sayılması değil aynı zamanda daha sonraki devrimci sınıf mücadelesinin ve devrimci milli mücadelenin pratiği içinde doğrulanmış olmasıdır: Diyalektik materyalizm evrensel olarak geçerlidir, çünkü pratiğin içindeki hiç kimse diyalektik materyalizmin etki alanının dışında kalamaz. İnsan bilgisinin tarihi, bize, birçok teorinin tam olarak doğru olmadığını ve bu eksikliğin pratiğin sınaması içinde giderildiğini öğretiyor. Birçok teoride hatalar vardır ve bu hatalar ancak pratiğin sınaması içinde düzeltilebilir. İşte bu yüzdendir ki, doğruluğun ölçütü pratiktir ve “bilgi teorisinde hayatın, pratiğin bakış açısı öncelikle ve temel olarak alınmalıdır”. Stalin’in çok güzel söylediği gibi: “Pratiğin yolu devrimci teoriyle aydınlatılmazsa, pratik karanlıkta el yordamıyla ilerler; aynı şekilde, teoride pratikle birleştirilmezse, amaçsız hale gelir.”

Peki, bu noktaya vardığımız zaman bilginin hareketi tamamlanmış mı olur? Cevabımız hem evet hem de hayırdır. Toplumdaki insanlar, belli bir nesnel sürecin (doğal ya da toplumsal) belli bir gelişme aşamasında o süreci değiştirmek üzere pratiğe atıldıklarında, nesnel sürecin beyinlerinde yansıması ve kendi öznel faaliyetleri sonucunda, bilgilerini algısal aşamadan ussal aşamaya vardırabilir, o nesnel sürecin yasalarına genellikle uygun düşen fikirler, teoriler, planlar ya da programlar yaratabilirler. Sonra da bu fikirleri, teorileri, planları ya da programları aynı nesnel süreç içinde pratiğe uygularlar. Ve eğer kafalarındaki amaçları gerçekleştirebilirlerse, yani daha önceden formüle ettikleri fikirleri, teorileri, planları ya da programları aynı sürecin pratiği içinde gerçeğe dönüştürebilirlerse ya da genel olarak dönüştürebilirlerse, o zaman bilgi süreci bu belirli sürece ilişkin olarak tamamlanmış sayılabilir. Doğanın değiştirilmesi süreci içinde, örneğin bir teknik projenin gerçekleştirilmesini, bilimsel bir varsayımın kanıtlanmasını, bir aracın yapılmasını ya da ekinlerin biçilmesini alalım. Toplumun değiştirilmesi süreci içinde, sözgelimi bir grevin zaferle sonuçlanmasını, bir savaşta zafer kazanılmasını ya da bir eğitim tasarısının gerçekleştirilmesini alalım. Bütün bunlar bir insanın kafasındaki amaçları gerçekleştirmesi olarak kabul edilebilir. Ama genellikle, gerek doğayı değiştirmenin pratiğinde, gerekse toplumu değiştirmenin pratiğinde, insanların ilk baştaki fikirleri, teorileri, planları ya da programlarının hiç değişmeden gerçekleştiği pek enderdir. Çünkü gerçekliği değiştirmeye girişen insanlar genellikle birçok kısıtlamayla karşılaşırlar. Yalnızca var olan bilimsel ve teknolojik koşullar tarafından değil, aynı zamanda nesnel sürecin gelişmesi ve bu sürecin belirginlik derecesi (nesnel sürecin yönleri ve özü henüz tam olarak açığa çıkmamıştır) tarafından da kısıtlanırlar. Böyle bir durumda fikirler, teoriler, planlar ya da programlar genellikle kısmen, bazen de tamamen değişirler. Çünkü, pratiğin akışı içinde önceden düşünülmemiş koşullarla karşılaşılır. Yani ilk baştaki fikirler, teoriler, planlar ya da programlar gerçekliğe kısmen ya da tamamen uygun düşmeyebilir ve kısmen ya da tamamen yanlış olabilir. Birçok durumda, bilgideki yanlışların düzeltilebilmesi, nesnel sürecin yasalarıyla uygunluğun sağlanabilmesi, böylelikle öznel olanın nesnel olana dönüştürülebilmesi ya da başka bir deyişle, önceden tasarlanmış sonuçların pratikte elde edilebilmesi için, başarısızlıkların birçok kez tekrarlanması gerekir. Ama gene de, bu noktaya erişildiğinde, belli bir nesnel sürecin belli bir aşamasında o sürece ilişkin insan bilgisinin hareketi tamamlanmış sayılabilir.

Gel gelelim, sürecin gelişmesi açısından bakılacak olursa, insan bilgisinin hareketi henüz tamamlanmış değildir. Doğada olsun, toplumda olsun, her süreç kendi iç çelişmesi ve mücadelesi aracılığıyla ilerler ve gelişir ve insan bilgisinin hareketi de onunla birlikte ilerleyip gelişmelidir. Toplumsal hareketler söz konusu olduğunda, gerçek devrimci önderler, yukarıda belirtildiği gibi yalnızca hatalar ortaya çıktığında fikirlerini, teorilerini, planlarını ya da programlarını düzeltmesini bilmekle kalmamalıdırlar. Aynı zamanda belli bir nesnel süreç geliştiği ve bir gelişme aşamasından öbürüne dönüştüğü zaman onunla birlikte kendilerinin ve bütün devrimci yoldaşlarının öznel bilgilerini de ilerletip dönüştürmelerini sağlamasını da bilmelidirler; yani önerilen yeni devrimci görevlerin ve yeni çalışma programlarının durumundaki yeni değişikliklere uygun olmasını sağlamalıdırlar. Devrimci bir dönemde durum çok hızlı değişir. Eğer devrimcilerin bilgisi de değişen duruma uygun bir hızla değişmezse, o devrimciler devrimi zafere götüremezler.

Ama çoğu zaman düşünce gerçekliğin gerisinde kalır, çünkü insan bilgisi çeşitli toplumsal koşullar tarafından kısıtlanır. Devrimci saflardaki bazı iflah olmazların düşünceleri, değişen nesnel koşullara uygun bir biçimde ilerleyemez ve kendini tarihi olarak sağ oportünizm biçiminde gösterir; biz, devrimci saflardaki bu iflah olmazlara karşıyız. Bunlar, karşıtların mücadelesinin nesnel süreci ilerlettiğini, ama kendi bilgilerinin eski aşamada kaldığını göremezler. Bu, bütün iflah olmazların düşüncesinin belirleyici özelliğidir. Bunların düşüncesi toplumsal pratikten kopuktur; toplum arabasına yol göstermek üzere önden gidemezler, arabanın çok hızlı gittiğinden yakınarak geride kalırlar ve onu geriye çekmeye ya da ters yöne çevirmeye çalışırlar.

Biz aynı zamanda “sol” lafazanlığa da karşıyız. “Solcular”ın düşüncesi, belli bir gelişme aşamasını nesnel süreçten soyutlar. Bazıları kendi kafalarındaki düşleri gerçek sanırlar. Bazıları da ancak gelecekte gerçekleştirilebilecek olan bir düşünceyi bugünden gerçekleştirmeye çabalarlar. Kendilerini halkın büyük çoğunluğunun bugünkü pratiğinden ve günün gerçeklerinden koparırlar ve maceracı eylemlere girişirler.

Öznel olan ile nesnel olan arasındaki kopukluk ve bilginin pratikten koparılması gerek idealizmin, gerekse mekanik materyalizmin; gerek oportünizmin, gerekse maceracılığın belirleyici özelliğidir. Belirleyici özelliği bilimsel-toplumsal pratik olan Marksist-Leninist bilgi teorisi, bu yanlış ideolojilere kararlılıkla karşı çıkar. Marksistler, evrenin mutlak ve genel gelişme sürecinde her özel sürecin gelişmesinin göreli olduğunu ve dolayısıyla da mutlak gerçeğin sonsuz akışında, herhangi bir belirli gelişme aşamasındaki özel bir sürece ilişkin insan bilgisinin yalnızca göreli olarak doğru olduğunu kavrarlar. Sayısız göreli doğrunun toplamı, mutlak doğruyu oluşturur. Gerek nesnel bir sürecin gelişmesi gerekse insan bilgisinin hareketinin gelişmesi çelişmeler ve mücadelelerle doludur. Nesnel dünyadaki bütün diyalektik hareketler, eninde sonunda insan bilgisinde yansımalarını bulabilir. Gerek toplumsal pratikteki gerekse insan bilgisindeki oluşma, gelişme ve yok olma süreci sonsuzdur. İnsanın nesnel gerçekliği belirli fikirlere, teorilere, planlara ve programlara uygun olarak değiştiren pratiği geliştikçe, nesnel gerçekliğe ilişkin bilgisi de derinleşir. Nesnel gerçeklik dünyasındaki değişme hareketinin nasıl sonu yoksa, insanın pratik aracılığıyla gerçeği öğrenmesinin de sonu yoktur. Marksizm-Leninizm, gerçeği bilmenin sonuna ulaşmış değildir; tam tersine, pratiğin akışı içinde durmadan gerçeğin öğrenilmesine giden yeni yollar açar. Bizim vardığımız sonuç, öznel olanla nesnel olanın, teoriyle pratiğin ve bilme ile yapmanın somut, tarihi birliğidir. Biz ister “sol” olsun, ister sağ, somut tarihten ayrılan bütün yanlış ideolojilere karşıyız.

Toplumun bugünkü gelişme döneminde, dünyayı doğru bir biçimde öğrenmenin ve değiştirmenin sorumluluğu, tarih tarafından proletaryanın ve onun partisinin omuzlarına yüklenmiştir. Bilimsel bilgiye uygun olarak belirlenen bu süreç, yani dünyayı değiştirme pratiği dünyada ve Çin’de daha şimdiden tarihi bir ana, insanlık tarihinde eşine rastlanmamış büyük bir ana, yani karanlığın dünyadan ve Çin’den tamamen kovulacağı ve dünyanın bugüne kadar görülmemiş ölçüde aydınlık bir dünyaya dönüştürüleceği ana ulaşmış bulunmaktadır.

Proletaryanın ve devrimci halkın dünyayı değiştirme mücadelesi şu görevleri içerir. Nesnel dünyayı ve aynı zamanda kendi öznel dünyalarını değiştirmek; öğrenme yeteneklerini değiştirmek ve öznel dünya ile nesnel dünya arasındaki ilişkileri değiştirmek. Böyle bir değişiklik yeryüzünün bir bölümünde, Sovyetler Birliği’nde daha şimdiden gerçekleşmiştir. Orada insanlar bu değişme sürecini daha da ilerletmektedirler. Çin halkı ve bütün dünya halkları da böyle bir süreçten geçmektedirler ya da mutlaka geçeceklerdir.

Kendisi de değiştirilecek olan nesnel dünyada, değişmeye karşı çıkanlar da vardır. Bunların da değiştirilebilmeleri için, gönüllü ve bilinçli bir değişme aşamasına girmeden önce bir zorlama aşamasından geçmeleri gerekmektedir. Bütün insanlık kendini ve dünyayı gönüllü ve bilinçli olarak değiştirdiği zaman, dünya komünizmi çağına ulaşılmış olacaktır.

Gerçeği pratik içinde keşfedin ve gene pratik içinde kanıtlayıp geliştirin. Algısal bilgiden yola çıkın ve onu etkin bir biçimde ussal bilgiye vardırın; sonra ussal bilgiden yola çıkın ve hem öznel hem de nesnel dünyayı değiştirmek üzere devrimci pratiğe etkin bir biçimde rehberlik edin. Pratik, bilgi, gene pratik ve gene bilgi. Bu süreç sonsuz döngüler içinde tekrarlanır ve her döngüyle birlikte pratiğin ve bilginin içeriği bir üst düzeye yükselir. Bütün bir diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. Bilme ile yapmanın birliği diyalektik materyalist teorisi budur.

 

Paylaş