Devrimci mücadelenin, coğrafyamızda zayıfladığı zamanlardan geçiyoruz. Devrimcilerin nesnel koşullara müdahale etmesi beklenirken, bunun yerine nesnel koşullara teslim olma, aktif mücadele yerine pasifizmi ve ilkesizliği koyma esas yönelim haline geldi. Bu durumun açığa çıkmasının bazı nedenleri vardır. Bu nedenlerin esas bölümünü ideolojik kırılmanın oluşturduğu objektif bir gerçekliktir. İdeolojik kırılmalar ile birlikte aşınan kitle çizgisi anlayışı, kitlelerle iletişim kurmanın doğru yol ve yönteminin uygulanmaması, tarihsel koşulları anlama ve ileride açığa çıkacak tarihi fırsatları kollama yeteneğinin zayıflaması ve buna bağlı olarak “ani” toplumsal patlamalarda mücadeleye öncülük edilememesi gibi hususlar bugün devrimci örgütlerin yaşadıkları problemlerin başlıca nedenleri gibi görünmektedir.

Post-Marksist Virüsün Payı

1914’te Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin savaş bütçesini kabul etmesiyle birlikte başlayan kopuş, Sovyetler Birliği’nin 1930’larda faşizme karşı önerdiği Halk Cephesi deneyimi, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası Batı Avrupa devletlerindeki refah devleti uygulamaları, bunların hak ve taleplerin sınırlarını genişletmeleri ve sınıfsal çelişmeleri kısmen perdelemesi, 1968’e damgasını vuran öğrenci hareketi, Nükleer Karşıtı Hareket, Barış Hareketi ve diğer yeni toplumsal hareketler işçi sınıfı eksenli politikaların tartışılmasına neden olmuştu. SSCB’nin Kruşçev ile beraber kapitalist dünya ile “barış içinde bir arada yaşama” yolunu seçmesi, Avrupa’daki komünist partilerin önlerine hedef olarak koydukları evrimci bir niteliğe sahip olan “ileri demokrasi” stratejileri post-Marksizm’in politik düzlemdeki kaynakları arasındadır.

Post-Marksizm; devlet, demokrasi, toplumsal ve sosyal değişim üzerine yapılan araştırma ve tartışmalarda sıkça “radikal demokrasi” çerçevesinde teorik bir kavramlaştırma olarak açığa çıkmıştır. Nesnellik, özne ve tarihsel-toplumsal süreç noktasında Marksist önermelerden kopuşu ifade eden bu yaklaşım, gerçeklikte verili hiçbir düzen olmadığını ve onun söylem yoluyla kendiliğinden anlamlandırıldığını ileri sürmekteydi. Bu anlayış, zorunlu ilişkileri açığa çıkaran herhangi bir nedenselliğin olmadığı, bunun aksine söylem, rastlantısallık ve eklemlenme gibi kategorilerin gerçekliğin oluşmasında etkili faktörler olduğunu tanımlar.

İşçi sınıfının, üretim ilişkilerine dayanan nesnel, öncü ve merkezi rolü böylece yadsınmakta ve onun yerine hegemonik (söylemsel) olarak bir araya getirilmiş çeşitli toplumsal kesimlerin demokratik mücadelesi konulmuştur. Maddi yaşam, toplum, nesnel gerçeklik ve buna bağlı olarak öznenin (işçi sınıfı) merkezi rolü bir kere böyle anlamlandırıldığında, kaçınılmaz olarak mevcut neo-liberal sistem içerisinde onarmalar, iyileştirmeler ve reformlar mücadelesi esas hale geldi. Çünkü, işçi sınıfının merkezi ve öncü rolünü kabul etmek demek, onu sınırlayan bütün mekanizmaların köklü bir devrimle paramparça edilmesi anlamını içerir.

Hal böyle olunca, post-Marksistlerin “radikal demokrasi” yaklaşımlarına uygun olarak, var olan sistemi koruyan, bütün sınıfların “barış içerisinde, bir arada” yaşadığı burjuva diktatörlüğü özleminin post-Marksistlerdeki dışa vurumu kendisini hemen açığa çıkaracaktır. Ne de olsa, artık herhangi bir sınıfın ekonomik ilişkilerden aldığı zorunlu bir merkezi önemi yoktur. (!) Buna uygun olarak, egemen sınıftan da bahsetmek artık pek mümkün değildir. (!) Sadece egemen sınıf mı? Egemen sınıfın devleti ve onun özel formasyonlarından da artık söz etmek, bu anlayışa göre pek mümkün değildir. (!) Madem ki, zorunlu bir maddi gerçeklik üzerinden oluşan sınıf ve kimlik anlayışı geride kalmıştır; bu ancak söylemsel olarak, rastgele oluşturulabiliniyorsa eğer, o zaman zamanımızın post-Marksist devrimcileri de buna uygun bir ruhi şekillenmeye girmeliydiler. Devrimci kişilik, bu zorunlu nesnellikle değil de hegemonik (söylemsel) olarak oluşturuluyorsa, o zaman devrimci bireyin yerine burjuva bireycilik, disiplin yerine disiplinsizlik, örgütlülük yerine örgütsüzlük, ilkeler yerine ilkesizlik konulabilirdi. Post-Marksist bireyimizi eleştiren bir devrimci anlayış da artık yoktu. Ne de olsa, zorunlu ilişkiler sonucu oluşmuş bir özne değil, söylemsel olarak oluşturulmuş bir post-Marksist “örgüt ve birey” karşımızda durmaktaydı.

Türkiye-K. Kürdistan’da post-Marksizm’in etkileri daha geç hissedilir olmuştur. Özellikle HDP ile birlikte kendisini hissettiren “radikal demokrasi” son yıllarda kendisini “sosyalist” olarak adlandıran örgütlerin de pusulası haline geldi. Sınıfın merkezi rolünü kabul etmek, kimlik, ekoloji ve sosyal yaşamın bütününü oluşturan çelişkilerin dışarıda bırakılacağı anlamını içermez. Tam aksine tüm bu çelişkiler sınıf eksenli mücadele perspektifi içerisinde anlam kazanırlar. Sınıf perspektifini bir kenara iten, onun yerine salt kimlik, ekoloji vb. mücadeleyi merkezine alan hiçbir mücadele asla reformist sınırları aşamaz. Ancak, kapitalist-emperyalist sistemi köklü bir biçimde ortadan kaldıracak olan sınıf mücadelesi, kimlik, ekoloji ve sosyal bütün sorunların devrimci bir çözümünü sunabilir. “Radikal demokrasi” argümanına sarılan bütün özneler süreç içerisinde ya sistemle tamamen uzlaştılar ya da sistem içerisinde eriyecek noktaya geldiler. Bu durum, sınıf mücadelesi perspektifinden yoksunluğun bir sonucudur.

Kendiliğindenciliğe Tapma ve Amatörlük

Marksist örgütlerin içerisinde, geçmişten bu yana var olan ve son derece zararlı olan başka bir eğilim ise kendiliğindenciliğe tapmadır. Diyalektik materyalizm, militan diyalektiktir. Yani, koşullara boyun eğmeyi değil, tam aksine, koşullara müdahale etmeyi öğretir. Marksistler yaşama müdahale ederken nesnel ve öznel koşulları ciddi bir şekilde incelerler. Müdahalelerini bu gerçekliğe uygun olarak yaparlar. Ancak, kendiliğindenciliğe tapan “Marksistlerimiz”, çoğu zaman Marksizm’in temel doğrularını tahrif ederek, bizzat yaşama ve çelişkilere müdahale eden devrimcilerin karşısına çıkarırlar. Her türlü aktif müdahaleyi, nesnel gerçeklikten kopma olarak damgalarlar ve devrimci müdahaleci anlayışı kendilerinin düştüğü geri anlayışa çekerek, nefessiz bırakarak boğarlar. Kitlelerin kendiliğinden gelme mücadelesini alkışlayıp, göklere çıkaran nesnel durum “devrimcileri”, ekonomist anlayışlarına uygun olarak, kitlelerin ekonomik temelli taleplerini siyasi bir çalışmaya dönüştürmeye ve kendiliğinden hareketi ileriye taşımaya asla yanaşmazlar.

Örneğin, Flormar ve havalimanı işçilerinin kendiliğinden gelme direnişlerinde bunu görmek mümkündür. İşçilerin ekonomik temelli mücadelesini siyasal bilinç taşıyarak ilerletmek şöyle dursun, işçilerin grevlerine gitmekten bile uzak durarak, sosyal medya üzerinden kendiliğindenciliğin teorisini yapar hala geldiler. Eskiden bizzat işçi eylemlerine katılan reformistler, kitlelerin ekonomik temelli mücadelesini göklere çıkarıp kuyrukçuluk yaparken, günümüzün post-Marksist kitle kuyrukçuları görevlerini sosyal medya aracılığıyla hallediveriyorlar! Lenin yoldaş “Ne Yapmalı”da şöyle der:
“Teorisyen sözcüğünü aşağılayıcı bir yüz ifadesi takınmadan ifade edemeyen, hazırlıksızlık ve eğitimsizlik önünde diz çöküşlerini “yaşam içgüdüsü” olarak adlandıran bu kişiler, en acil pratik görevlerimizi anlayamadıklarını açığa vurmaktadırlar. Geride kalanlara şöyle sesleniliyor: Ayak uydurun! Öne geçmeyin! Örgütsel çalışmada enerji ve inisiyatiften yoksun olanlara, işe kapsamlı ve cesaretle başlamak için “plan”lardan yoksun olanlara “süreç olarak taktik”ten söz ediliyor! Bizim başlıca günahımız, politik ve örgütsel görevlerimizi, günlük ekonomik mücadelenin acil, “elle tutulur”, “somut” çıkarlarına indirgemektir, fakat bize sürekli eski nakarat tekrarlanıyor: ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırılmalıdır! Bir kez daha: Bu, halk destanında, cenaze alayını görüp, cenaze sahiplerine gözünüz aydın dileğinde bulunan kahramanın “yaşam içgüdüsü”nün aynısıdır.”

Diğer yandan, devrimci faaliyete damgasını vuran başka bir özellik ise amatörlüktür. Lenin yoldaş, “Gelişme vadeden bir işçinin, on saat fabrikada çalışmasına müsaade etmemeliyiz, onları aktif siyasi mücadelenin içine çekmeliyiz, profesyonel devrimciler haline getirmeliyiz.” diyordu. Oysa günümüzde, Lenin yoldaşın bu yaklaşımının tam aksi bir istikamet izlenmekte, devrimciler profesyonel faaliyetin içerisine çekilmek yerine faaliyetin dışına itilmekte, yani gelecek kaygısıyla yaşayan, iş ve meslek peşinden sürüklenen amatörlere dönüştürülmektedirler. Devrimci faaliyet, profesyonel kadrolara dayanmadığı zaman, bütün faaliyete amatörlüğün damga vurması kaçınılmazdır. Bu da objektif olarak, devrimci kişilikler değil, burjuva kişilikler şekillendirmemize sebep olur. Devrim ve sosyalizmin kararlı militanlarını değil, kapitalist sistemin burjuva-bireyci kişiliğini yaratıp, nesnel olarak sistemin damarlarına kan taşımış oluruz.

Süreci Doğru Okumadaki ve Açığa Çıkan Tarihsel Fırsatları Değerlendirmedeki Zaaflar

Devrimciler, içerisinde yaşadıkları dünyanın sosyal, ekonomik ve siyasal kanunlarını ciddiyetle incelerler. Bu inceleme sonucu birtakım çıkarımlarda bulunurlar. Bu çıkarımlarını bir programa, stratejiye ve taktiğe dönüştürürler. Sürecin temel yasalarını inceleyen devrimci özneler, olası gelişmeleri önceden hesaplarlar ve buna uygun olarak örgütü ve devrimci kadroları konumlandırırlar. Devrimler çoğu zaman tarihsel koşulların yarattığı muazzam fırsatlar ile ona hazırlıklı öznenin sürece müdahale etme anlarında gerçekleşirler. Bahsettiğimiz, devrimin nesnel ve öznel koşullarıdır. Bu ikisi bir arada bulunmaksızın, birbirlerini tamamlamaksızın toplumsal bir devrimin gerçekleşmesi düşünülemez. Kimi zamanlarda nesnel koşullar bir devrim için son derece uygundur; ancak devrimci özne ya yoktur ya da yeterince güçlü değildir. Bu yüzden de sürece müdahale edemez. Böylesi zamanlarda, açığa çıkan toplumsal patlamaların karşıdevrimlere dönüştüğünü tarih birçok defa ispatlamıştır. Günümüzde, devrimcilerin durumları önceden tahlil etme, fırsat kollama ve tarihsel süreçlerin sunduğu avantajlardan yararlanma refleksleri son derce zayıflamıştır. Devrim için nesnel koşullar son derce uygun olsa bile, devrimin özneleri hazır değildir. AKP’nin iktidara geldiği ve iktidarda kaldığı günümüze kadar olan süreci düşünelim mesela. Bir yandan Ortadoğu’da “Arap Baharı” yaşanmakta, kitleler diktatörlere karşı ayaklanmaktaydı. Aynı zamanda içeride egemen sınıflar arasında klik çatışmaları keskinleşmekteydi. Önce AKP-Gülen cemaati, Kemalist klikle dalaş içerisindeydi. Sonrasında, Gülen ile AKP arasında klik dalaşı hat safhaya çıkarak darbe girişimine kadar vardı. AKP’nin iktidarı sürecinde, Haziran İsyanı ve peşi sıra Kobane Serhildanları yaşandı. Bununla beraber Suriye’deki emperyalistler arası çatışmalar yoğunlaşmıştı. Süreç nesnel olarak ciddi bir fırsat sunmuştu coğrafyamızda mücadele yürüten devrimcilere. Ancak devrimci öznenin rolünün zayıf olduğu ya da öznenin hiç olmadığı için, süreç kendisini faşizmin güçlenmesine ve var olan bütün olumlulukları ortadan kaldırma aşamasına evirtti. Çok değil, 2013’te Haziran İsyanı’nda ve peşi sıra Kobane Serhildanlarında kitleler sokaklara dökülmüştü. Yani devrim için nesnel koşullar son derece uygundu. Ancak devrimci örgütlerin iddialarından kopmaları, süreci kendiliğindenci bir tarzla izlemeleri faşizmin koyulaşması ve kitlelerin sokaklardan evlerine çekilmesine yol açtı. Bu yaşanan durum tesadüfü değildi. Sadece devrimci örgütlerin güç dengesiyle, zayıflığıyla, yeteneksizliğiyle alakalı değildi. Bu noktada belirleyici olan şey, devrimci öznelerin iktidar perspektifli mücadeleden kopmalarıydı.

Nesneleşmeyi Kırabilecek, Kitlelerle Birleşebilecek Bir Yöntemin ve Perspektifin Eksikliği

Sınıflı toplumlarda, egemen sınıflar, ezilen sınıfları ve kimlikleri birer nesne konuma indirgerler. Onlar, insanı insan yapan bütün maddi ve zihinsel etkinliklerden soyutlanarak birer nesne olarak ele alınırlar. Karl Marks, yabancılaşmayı “emeğin nesneleşmesi” olarak tanımlamıştı. Tabi ki, Marks’ın anlatımında yabancılaşma oldukça kapsamlı ve geniştir. Daha genel anlamıyla yabancılaşma; insanın üretkenliğinin sınırlanması, onun yaratıcı ya da üretici bir etkinlikten çıkarılmasıdır. Kapitalist sistem içerisinde çalışma yaşamına dahil olan işçi, çalışmayı kendi özsel gerçekliğine ilişkin değil, kendi dışında görür. Bu yüzden işçi, çalışırken kendisini rahat hissetmez, mutsuzdur ve bu çalışma içerisinde yaratıcı etkinliğini geliştiremez. Aksine yaratıcı etkinliğini yitirir. İşçi, çalışırken kendisini onaylamaz, reddeder. Fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştiremez, bedenini çürütür ve zihinsel etkinliği iflas eder. İnsanlar, sadece çalışma yaşamlarında değil, sosyal ve siyasal yaşamda da birer nesne konumunda ele alındıklarından, sistem onları kendi gelecekleri üzerine söz söyleme ve siyasal yaşamda belirleyici rol oynama, yani özne olma konumlarından da uzaklaştırmıştır.

Kapitalizmi kendi bünyesinde taşıyan devrimci örgütler ve bireyler, benzer bir biçimde devrimci bireyleri ve kitleleri birer nesne olarak algılarlar. Kitleler, tarihi yapanlar olarak lanse edilir ama aslında sadece kendisine “devrimci” diyen bir avuç elitistin “yüce” amaçlarında kullanacakları birer nesne olarak ele alınırlar. Yaşama, kitlelere böyle yaklaşan bir anlayışın özneleri de bu nesneleşme sürecini yaşamaktadırlar.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde şu analizi yapar:
“Fakat mücadelenin başlangıç aşamasında ezilenler, hemen hemen her zaman özgürleşmeye çabalamak yerine, kendileri de ezenler veya “alt ezenler” haline gelme eğilimindedirler. Onların düşüncelerinin yapısı, onları bilinçlendiren somut, varoluşsal durumun çelişkileriyle koşullandırılmıştır. Onların ideali insan olmaktır; fakat onlar için insan olmak ezen olmaktır. Bu onların insanlık modelidir.”

Ezilen sınıflar ve onların öncü örgütleri, ezen egemen sınıflara karşı mücadele ederken, çoğu zaman kendilerinde hissettikleri yoksunluk ve eksikliği tamamla özlemi içerisine girerler. Bu yaklaşımın doğal bir sonucu olarak, ezilenler yoksunluklarını ve eksikliklerini tamamladıklarında, yani istediklerini elde ettiklerinde ezenlere dönüşürler. Büyük sosyalist devrimlerin geri dönüş sürecine bakıldığında bu noktanın ağırlık kazandığı inkâr edilemez.

Egemen sınıfa karşı mücadele etme sürecinde de ezilen sınıflar kendi aralarında yukarıda işaret ettiğimiz ezenler ya da “alt ezenler” olma eğilimlerini sürdürürler. Ezilen sınıfların mücadelesinin öncülüğünü yapan özneler egemen sınıfla mücadeleye başladığı andan itibaren aynı zamanda kendi bünyelerine nüfus etmiş ezen olma duygusundan da sıyrılmalıdırlar. Bu da ancak, kitlelerle birlikte karşılıklı diyalog kurma, eleştirme ve ikna etme yöntemiyle gerçekleşebilir. Paulo Freire, şöyle der:
“Fanatizmle beslenen sekterlik, her zaman hadım edicidir. Eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. Sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir.”

Sonuç olarak;

Devrimci örgütlerin, belli başlı kırılma noktalarına işaret etmeye çalıştık. Elbette, kendimizi bu kırılmanın dışında gören, her şeyi başkasına yükleyen, kendimizi en doğru olarak tanımlayan bir noktadan meseleye yaklaşmıyoruz.

Devrimciler, ideolojik mücadeleyi bir an bile olsa asla elden bırakmamalıdırlar. Devrimciler, yukarıda bahsetmiş olduğumuz kırılmalardan muaf değildirler. Ancak bilinçli bir şekilde bu kırılmaları derinleştirmezler ya da sesiz kalarak göz yummazlar. Devrimciler, ideolojik mücadele kesinleştikçe, kendi hata ve zaaflarından da süreç içerisinde daha fazla arınırlar.

İdeolojik kırılmaların esas hale geldiği, devrimci anlayışınsa bütün içinde tali aşamada kaldığı somut bir gerçekliktir. Neredeyse birçok devrimci örgüt içerisinde yanlış anlayış esas, doğru anlayış ise tali durumdadır. Açığa çıkan burjuvalaşma, yabancılaşma, kitlelerden kopma, legalist ve parlamentarist hattın esas hal alması, aktif ve militan mücadele yerine sivil toplumculuğun ve pasifizmin konulması rastlantı sonucu açığa çıkmış bir durum değildir. Açığa çıkan problemleri sadece nicel zayıflığa bağlamak, burjuvalaşmanın boyutunu küçümseyip, küçük problemler varmış gibi davranmak, zayıflayan devrimci militan tutumu görmezden gelerek sadece nesnel koşullarla açıklamak, somut durumun somut tahlili ilkesini eğip bükerek legalist, parlamentarist hattı perdelemek gerçekçi ve devrimci bir tarz olmayacaktır.

Yapılaması gereken, devrimci saflarda açığa çıkan bütün burjuva eğilimleri açıklıkla ortaya koyarak tanıda bulunmak ve tanıya uygun olarak çözüm yöntemlerini ciddi bir çabayla oluşturup, pratikte uygulayarak, açığa çıkan durumu devrimci kültür ve anlayışa büründürmektir. Her şey karşıtına dönüşür. Bu diyalektiğin kanunudur. İyi kötüye, kötü iyiye, doğru yanlışa, yanlış doğruya, başarı başarısızlığa, başarısızlık başarıya dönüşür. Yukarıda işaret ettiğimiz kırılmalar belki de açığa çıkan yabancılaşmanın bir bölümünü ancak ifade edebilir. Bu konuyla ilgili ciddi bir inceleme yapılacak olsa eminiz ki, ciltlerce kitaba dahi sığmayacaktır. Bu kırılmalara başka kırılmalar ve sebepler eklemek mümkündür ve eklenmelidir de. Farkındayız ki, ne kadar tespit eklersek ekleyelim ifade etmediğimiz, değinmediğimiz yanlar fazlasıyla olacaktır. Bu kırılmaların düzelmesi ancak kolektif, bilinçli ve kararlı ideolojik mücadeleyle mümkündür. Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın da dediği gibi:
“Şimdi biz, herkesin gözü önünde yükseklere bir bayrak çekiyoruz. Bu bayrak, proletaryanın kızıl bayrağı olacaksa, onun kızıllığını bozan bütün lekeler, ciddi ve titiz bir çabayla silinip atılmalıdır.”