BELGESEL SİNEMA / Benim Çocuğum ve Ötekileştirme

“İlk sinema seyircileri, 1895 yılında Paris’teki Grand Cafe’de; bulanık karelerin bir perde üzerinde akışını izlerken benzersiz bir heyecana kapılmıştı. Film karelerinin toz zerrecikleri gibi her yere savrulup durduğu günümüzde neredeyse bu büyüleyici sanat var olmadığı zamanları tamamıyla unutturmuş durumda. New Orleans’tan Tac Mahal’e dek dünyanın her yerinde milyonlarca projeksiyon cihazı durmaksızın çalışıyor. Ucuz filmlerden uluslararası prodüksiyonlara, erotik aksiyonlardan belgesel çalışmalara dek binlerce film salonlarda yaşatılıyor”.

Beyaz perde karşısındaki ilk seyircilerin duyduğu o heyecan aslında yedinci sanatın gelecekte nasıl bir güce kavuşacağının da habercisiydi. Öyle ki geçmişten günümüze sinema o kadar hızlı bir şekilde gelişim göstermiştir ki hiçbir sanat dalının kitlelerde bırakamadığı etkiyi bırakmıştır. Sinema bazen propaganda, bazen ticari, bazen de siyasal argümanlar ile karşımıza çıkmaktadır. Bunu yaparken diğer sanat dallarının dilini kullanmayı başarmış ve aynı zamanda farklı türlere bürünerek başkasının suratına atılan tokadı izleyicinin suratında hissettirebilmiştir. Bunu en iyi yapan tür ise şüphesiz belgeseldir. Çünkü diğer bütün türler kurmaca senaryo ve bu senaryoyu görüntü diline çevrilmesini sağlayan seçili oyunculardan oluşurken bu durum belgesel sinemada çok daha farklı bir hal almaktadır. Zira belgesel sinemanın hem doğal olması hem olgusal gerçekleri eğitim ve eğlence gayesi ile derleyip yorumlaması,hemde taşıdığı bu olguların yarattığı bilinci kitlelerde sorgulatarak açığa çıkartabilme gayesi,onu sinemada daha farklı bir noktaya taşımaktadır. Yani kahramanları gerçek hayatın içindeki bireyler, olaylar ise hayatın kendisinden oluşmaktadır. Belgesel sinemanın gerçeklikle kurduğu bu paralellik doğru bilginin gelecek nesillere ulaştırılması açısındanda oldukça önem taşımaktadır. Gerek dünyada gerekse yaşadığımız coğrafyada birçok konu belgesel sinema aracılığı ile izleyicinin beynine kazınmıştır. Bu anlamı ile son zamanlarda belgesel sinemada en çok işlenen konulardan biri LGBT’lilerdir. Peki LGBT ne demektir? “LGBT; lezbiyen, gay, biseksüel ve transgender kelimelerinin baş harfleridir. 1900’lerden itibaren kullanılmaya başlanılan LGBT eşcinsel hakların mücadelesinde kullanılan çatı kelimedir. Hareket ilk başlarda GLBTT kelimelerini kullanmaya başlamış ancak lezbiyenlerin toplumda yok sayılıyor düşüncesi sebebi ile L harfi başa alınmış ve kadınlara bir tür pozitif ayrımcılık yapılmıştır. Yurt dışındaki bazı örgütler bu çatı kelimeye daha sonradan interseksleri temsilen I ya da queeri temsilen Q harfini eklemişlerdir. Bununla beraber diğer tüm cinsel kimlikleri kapsamak için LGBTİ+ olarak da tanımlanmıştır. “LGBTİ+ hareketi dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşadıkları ayrımcılık, transfobi ve homofobiye karşı eylemlerini yaygınlaştırmış ve bu mücadeleleri ile toplum içerisinde belli bir duyarlı kitleyi bedeller ödeyerek yaratmayı başarabilmişlerdir. Bu yeterli midir? Tabi ki hayır. Yeterli değildir çünkü ayrımcılığa uğrayan toplumun yüzde doksanı ile, sivil toplum örgütleri, kadınlar ve LGBTİ+’lar vermiş oldukları mücadele içerisinde dost düşman ayrımını doğru yapamamaktadır, yapılamayan bu ayrım hak arama mücadelesi veren ötekileştirilenlerin sistemden kopamaz duruma gelmesine sebebiyet vermektedir. Devamında da muhalif kesimin zamanla egemen sınıflar tarafından baskılara maruz bırakılıp evcilleştirilmesi ve aynı zamanda asıl düşmanın göz ardı edilerek daha da güçlenmesine olanak sunmaktadır. Peki kimdir bu düşman? Varlığını kitlelerin emeğini sömürerek sağlayan ve bu sömürünün devamını sağlamak için toplumu; dil, din, ırk olarak paramparça eden bir vampirden bahsediyoruz; KAPİTALİZM. Ülkemizde de geçerli olan bu sistem gerici siyasal islam ile birlikte geçmişten günümüze hem toplum hem de bu toplumun bir parçası olan LGBTİ+’lar üzerinde acımasız bir baskı kurmuş durumdadır. Buna örnek teşkil etmesi amacıyla Sancı Dergisi’nin 14. Sayısında LGBTİ+’lar ile ilgili açılan dosyada Meltem Dağcı’nın LGBTİ+ aktivisti Kemal ÖRDEK ile yapılan röportajın kısa bir bölümünün buraya aktarılmasının faydalı olacağının kanaatindeyim.

Ne zor bu yazıyı yazmak, vücudum ve ruhum ağrıyorken… Sadece bağırmak istiyorum, insanlar beni duysun, sonra da bir köşeye çekileyim, kopayım şu dünyadan. Kaç defa ağlar ki bir insan bu yaşananlardan sonra? Kaç defa titrer, yaşananları düşünürken?” diye başlıyor Kemal ÖRDEK yaşadıklarını kaleme alırken. Satırları okuyunca ruhu titriyor insanın. Okumaya devam ederken yankısını duyduğum iki kelime aynı anda dolanıyor beynimde: Kaç defa?

Yaşamış olduğu sürece, LGBTİ+ ve cinsel saldırılara dair Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği Başkanı, LGBTİ+ aktivisti Kemal ÖRDEK ile konuştuk.

Sancı Dergisi (Meltem DAĞCI): Öncelikle geçmiş olsun demek istiyorum. 2015’te evinizde cinsel saldırıya uğradınız. Davayla ilgili gelişmeleri internetten takip ettim. LGBTİ+’lere karşı cinsel saldırılar, tecavüzler ve cinayetler son zamanlarda çok arttı. Sizin bu son yaşadığınız sosyal medyada oldukça ses getirdi. O sesten sonra neler oldu?

Kemal ÖRDEK: 2015’ te maruz bırakıldığım şiddet döngüsü, sadece sosyal medyada değil 2015’ten bu yana yerel ve ulusal medya organlarında çokça ses getirdi. Birçok ulusal gazete, radyo ve televizyon kanalı, yaşadığım olay ve bu olay sonrasında ortaya çıkan tecrübelerim hakkında haber yaptı.

Yaşadığım kötü olay görünür oldu ve pek çok kesimden birçok kişi bana destek olmaya başladı. Maddi ve manevi açıdan bana destek olan kişi sayısı çok oldu. Bir yandan birçok kişinin dava sürecini takip ettiğine tanık olurken, diğer yandan birçok kişinin de önyargılarının, öfkesinin ve LGBTİ+’lere yönelik nefretinin de bana temas ettiğini fark ettim.

Yaşadığım olay ile ilgili çevrimiçi çok fazla makaleye, gazete haberine veya benimle birçok gazetecinin yaptığı röportaja erişebilir okuyucularınız. Tekrar detaylı anlatmak istemiyorum. Bunları yeniden ve yeniden anlatmak başlı başına bir travma örneği oluyor bana. O sebeple okuyucularınıza naçizane önerim, yaşadığım olay ile ilgili haberlere göz gezdirmeleri olacak.

Okuyucular bir yandan yaşadığım olay ile ilgili haberlere göz gezdirirken, diğer yandan yaşadığım olay sonrasında LGBTİ+’lerin maruz bırakıldığı cinsel şiddet de dahil olmak üzere şiddet örneklerinin görünürlüğünün arttığını ve dava sürecimin takip edildiğini söyleyebilirim. Açıkçası, olay sonrası benim amacım da LGBTİ+’lerin maruz bırakıldıkları hak ihlalleri konusundaki farkındalığın bir şekilde artmasıydı. Bu kısmen oldu ve hala oluyor. Buna bir yandan seviniyorum. Diğer yandan, olay sonrasındaki süreçte hem mağdur kimliğimle hem de hak savunucu kimliğimle görünür olmanın dezavantajlarını yaşadığımı ifade etmek isterim. Ağır bir hak ihlali mağduru olarak zor zamanlar yaşadım. Çalıştığım kurum olan Kırmızı Şemsiye’ye 3 aya yakın bir süre gidemedim. Yaşadığım evden çıkmak zorunda kaldım. Bir arkadaşımın evinde kaldım uzun süre ve sokağa adım atamadım. Korktum, travmatize oldum. Evimden ayrılmak zorunda olduğum için yeni ev bulmam gerekiyordu ve yaşadığım olay görünür olduğu ve cinsel kimliğim veya seks işçiliği yaptığım bilindiği için bana kimse ev vermek istemedi. Ev bulamadım uzunca bir süre. Ek olarak, ailemle aram bozuldu ve babam benle görüşmek istemedi. İş hayatım etkilendi. Kısaca söylemek gerekirse her açıdan büyük zorluklar yaşadım ve hala da yaşıyorum…

Böyle anlatıyor Kemal ÖRDEK aile, toplum ve arkadaşlık ortamında yaşadıklarını. Bu durum parçalanmış toplumda bireye biçilen yaşamın sadece bir örneğini teşkil ediyor. Kapitalizm öyle bir şeydir ki insanın tüm zamanını çalmakta ve böylece onu köleleştirmektedir. İnsanların artık daha fazla para kazanmaktan başka bir amacı yoktur, daha fazla para daha az entelektüel faaliyet daha az insani yaşam anlamına gelmektedir. Bu da beraberinde hastalıklı bu toplum sistemindeki bir erkeğin karısını ve çocuklarını hor görmesini, karısını aşağılayarak onu bir mal yerine koymasını, yine toplum tarafından içerisindeki LGBTİ+’lar ötekileştirilmesini, bu hastalıklı toplum sistemini geleneksel nezaket kurallarının bir parçası durumuna getirmektedir. Peki suçlu sadece bu kan emici vampir midir? Cevap yine “hayır” olacaktır. Öyle ki her yıl yitirdiğimiz yüzlerce kadın, çocuk ve LGBTİ+’lar tek faili erkek egemen sistem iken ölüm ise yalnızca baba, eş, sevgili, kardeşten değil; Uçurumun eşiğine geldiğinde bile düşünmeyen zihniyet ve sinerek bu zulmü kabullenen bireylerin varlığından da bir o kadar güç almaktadır.

Gerek bir kitle iletişim aracı olarak gerekse bir sanat dalı olarak bu toplumsal olguların kitlelere aktarılmasında önemli bir yeri olan belgesel sinema, bu anlamda toplumu yansıtan bir ayna işlevi üstlenmektedir. Yönetmenlerin bu ayna işlevini layıkıyla yerine getirmesi şüphesiz sanata hangi pencereden baktıklarıyla alakalı bir durumdur. Yapılan apolitik ve belgesel filmler suya sabuna dokunmadıkları için düzenin işine yarar ve düzenin ezilen sınıflar üzerinde daha da baskılı hala gelmesini sağlar. Diğer taraftan ötekileştirilenlerden yana tavır alan, ezilen sınıfların adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesine odaklanarak tarafını belli eden film ve belgeseller ise kurtuluş ruhunu kitleler içerisinde daima canlı tutulmasını sağlar. Topluma da sadece bu aynada kendisini görmesi kalır. Çünkü sanat bunu yapacak güce fazlasıyla sahiptir. Sanatın bu gücünü kullanarak yukarıda bahsettiğimiz aynadan bakan ve ötekileştirilenlerin sesi olmayı başarmış Can CANDAN’ın çektiği LGBTİ+’ları anlattığı “Benim Çocuğum” adlı belgesel gerek sanat gerekse toplumsal duyarlılık açısından en iyi örneklerden biridir.

İki yıllık bir yapım sürecinin sonunda tamamlanan “Benim Çocuğum” (2013), Yönetmen Can CANDAN’ın üçüncü uzun metraj belgesel filmidir. Belgesellerinde toplumsal meseleleri işleyen CANDAN daha önce çarpık eğitim sisteminin bir sonucu olarak, üniversite giriş sınavına ve gençlerin sınav nedeniyle yaşadıkları olumsuzluklara altı öğrencinin bir yıllık sınav hazırlık deneyimi üzerinden yaklaşarak “3 Saat” (2008) isimli bir belgesel yapmıştır.

“Duvarlar” (2000) ise Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin yaşantısına, aidiyet ve dışlama duygularına bireylerin Berlin Duvarı’nın yıkılışına dair alıntıları üzerinden yaklaşır.

“Benim Çocuğum” belgeseli bir grup anne ve babanın hikayesine odaklanır. Filmin beş kadın iki erkek ana karakteri 2008 yılında İstanbul’da bir araya gelmişlerdir. Onları bir araya getiren çocuklarının eşcinsel, biseksüel ve trans bireyler olmasıdır. Çeşitli sosyoekonomik ve kültürel arka planlardan gelen ebeveynler çocuklarının cinsel kimliklerini öğrenme ve kabul etme süreçlerinde türlü ortak toplumsal ve psikolojik sorunlar yaşamış ve deneyimlerini LİSTANG (LGBT Aileleri İstanbul Grubu) isimli bir sivil toplum oluşumu kurarak bir politik mücadele alanına çevirmişlerdir. (Biz Kimiz? 2014)

“İzleyiciyi İstanbul’da beş eve götüren belgeselde, LGBTİ+’ların aileleri kendi ebeveynlik deneyimlerini, çocuklarının büyüme ve kendilerine açılma dönemlerini, bu süreçle baş ederken yaşadıklarını, kendi aileleriyle bu durumu nasıl paylaştıkları ve ebeveyn olmanın neler gerektirdiğini yeniden öğrendikleri süreçleri anlatıyor. Kendi evleri dışına çıkarak benzer deneyimlere sahip ebeveynlerle birlikte örgütlenerek kurdukları destek ve dayanışma grubu LİSTANG’ın haftalık toplantısında, başlangıcından bu yana bu gruba gönül ve destek vermiş iki LGBTİ+ hakları aktivistiyle birlikte görünürlük, kabul görme ve eşit haklar çerçevesinde yürüttükleri çalışmalara tanıklık ediyoruz. Cinsellik, cinsiyet kimlikleri, cinsel yönelim ve bireyin bu tanımlar etrafında geçirdiği dönüşümlerin tartışıldığı aylık toplantıların birinde ise ebeveynler ve gönüllü psikologlarla bir araya geliyoruz. Geleneksel olarak ayda bir düzenlenen akşam yemeğinde çocuklarla ve başka ebeveynlerle ilk kez buluşuyoruz. LİSTANG ebeveynleri ve çocuklarının yılda bir kez İstanbul’da gerçekleştirilen Onur Yürüyüşünde taşıyacakları döviz ve pankartları hazırlamalarına şahit oluyoruz.” (Can CANDAN, 2013)

Can CANDAN’ın birçok zorluklara göğüs gererek çektiği bu belgesel gerek yaklaşım tarzı gerek vermek istediği mesaj ile toplumdaki duyarlılık açısından önemli bir yerde durmaktadır. Öyle ki; günümüzde de birçok üniversitede bu belgesel filmin gösterimi yapılmakta ve üzerine tartışılmaktadır. Yarattığı etki gün geçtikçe de artmaktadır.

Can CANDAN bu belgesel yapıtı ile popüler ve ticari sinema algısının dışında kalmış, sinemanın sanat olma özelliğini ön planda tutarak toplumsal konuları özgün bir dil ile perdeye yansıtmış ve ötekilerin sesi olmayı başarabilmiştir.

“İlk Onur Yürüyüşü 1970 yılında New York’ta gerçekleşmiş ve bu yürüyüş 1969 yılında yine New York’ta katledilen eşcinsellerin anısına yapılmıştır. Onur Yürüyüşleri (Pride) bugün dünyanın birçok ülkesinde haziran ayı içerisinde gerçekleştiriliyor ve orada hayatını kaybeden insanlara hem bir saygı duruşu hem de normal olan bir durumu toplum içerisinde normalleştirme çabası olarak devam ediyor.” Gericiler günümüzde hala sistemden aldıkları güç ile LGBTİ+’ları ötekileştirmekte ve kadınları katletmeye devam etmektedirler.

Sanatçılar bunun bilinciyle hareket etmeli, bu bilincin şekillendirdiği yapıtlar ile kitlelere gitmelidirler. Belki yönetenler onlar olabilir ama sanat alanında metinler bizim elimizde. Çünkü üretenler bizleriz. Sanatı ve Can CANDAN’ı sistem karşısında güçlü kılan da bu gerçeğin kendisidir.

Önder YILDIZ