Okuduğumuz bu kitap aslında kahvehanelerde, otobüslerde, işyerlerinde sık sık tartıştığımız ve meselelere son vermek için sık sık kullandığımız; ‘’ABD’nin oyunları’’ cümlesinin daha detaylandırılıp birinci ağızdan bizlere anlatıldığı bir yazı dizisi niteliğinde. Yazar bunları aktarırken her ne kadar olan biteni anlatmak için çabalasa da en azından ilk kitabında detay konusunda daha yüzeysel davranıp (kaygılarına bağlayabiliriz) aslında bilinen sırları bizlere sunuyor. Ancak kitap sohbet arasında sık kullandığımız ilgili cümlenin altını doldurmak açısından yeterli diyebiliriz.

Kitabın ana karakteri, yazar, içerisinde bulunduğu organizasyonun uygulayıcılarının yani “ekonomik tetikçilerin” (ET) açık bir şekilde niteliklerinden bahsetmiş durumda. ET’lerin görevi ise kabaca görev alanlarını patronlarına hazır hale getirmek. Bunu yaparken kullandıkları borca sokmak, ekonomik bunalım yaratmak ve tabii duruma getirmek için fiziki müdahalelerin önünü açmak gibi birçok stratejik yaklaşımı kurallaştırmış haldeler. Peki neden bunlara ihtiyaç duyuyorlar?

Bin yıllar önce, tarım toplumlarında artık ürünün ilk kez açığa çıkmasından ve bir grubun bu artık ürünün üzerine çöreklenmesinden bu yana devam eden iktisadi temelli ezen ezilen savaşı günümüzde küreselleşmiş pozisyonda ve birçok felaketi de gözler önüne sermekte. Bu felaketlerin yaşayanları olduğu gibi sebebiyetçilerinin de olduğu nesnel bir gerçeklik. Ve her ne kadar bu felaketlerin başrolleri kutuplaşmış gözükseler de birçok özelliklerinin aynılığı bakımından da onları küs kardeşler olarak adlandırırsak yerinde bir tabir kullanmış olabiliriz. Peki nedir bu ortak özellikler? Mesela en başından sömürgeci mantalitenin özünü oluşturduğu bir yayılmacı yönelimden bahsedebiliriz. Zaten bunun sonuncunda karşımıza ET’ler ve daha birçok saldırı aracı çıkıyor. Bu sürekli saldırıların sonucunda ise yeşil bayraklar gittikçe daha fazla coğrafyada dalgalanıyor ve coğrafi sınırların değil yeşillerin ulaştığı yerlerin belirlediği bir imparatorlukla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu ekonomik imparatorluk inanıyorum ki sadece kitapta geçen isim ile sınırlı değildir. Daha doğrusu özel olarak bahsedilen ‘’ABD oyunları’’ ile sınırlı değildir diye düşünüyorum. Çünkü dünya üzerinde bu mantık ve yaklaşımın her bir yana yayıldığını gözlemlediğimizde tek aktörün ABD olması tabii ki de mümkün değil. Demiştik ya küs kardeşler diye, işte diğer kardeşler de aynı yaklaşım ve stratejilerle hiç boş duruyor gibi değiller. Yakinen görüyor ve bilfiil yaşıyoruz.

Yaklaşım ve strateji araçlarından biri olan ET’lere gelecek olursak; bir taktiksel gerçeklik, ET planını doğrulayan bir tebrik mesajı karşımıza çıkıyor: “Hareketli bir silah en tehlikeli silahtır.” Mesela canlı bombalar en tehlikeli askeri müdahale araçlarıdır. Yoz kültürü yayma araçları en tehlikeli sosyolojik ve kültürel tahribat araçlarıdır. Çünkü bunlar hareketlidir. İşte burada da hareketli, yani insan formuna bürünmüş ekonomik patlayıcılar çok başarılı bir müdahale aracı olarak tebriki hak etmiyor değil. Gümrük vergileri, ambargo veya yatırım önerilerinin yaptıramadığını bir kişi gidip milyarlarca dolar borç yaratıp itaate mecbur bırakarak ekonominin imparatorlarına her istediğini yapma ve yaptırma kozunu sağlıyor. Bunun en açık örneklerinden birisi Vietnam olabilir. Ambargo ve hatta tarihin gördüğü en kanlı savaşlardan biriyle ABD Vietnam’ı zapt etmeye çalıştığını tarihten biliyoruz. Askerî anlamda başarılı olduğu söylenemez. Ama şimdi bakıyoruz ki ABD orada şirketleri, fabrikaları, pazarları ile bayrağını dikmiş durumda. Yani kitapta ana karakterin bahsettiği, “Biz ilk seçenektik. Bizden sonra çakallar, çakallardan sonra askeri müdahaleler…” sözündeki durum tersine sıralanmış Vietnam’da. Daha doğrusu zamanla alınan verime göre ana karakterin açıkladığı sıralama oturtulmuş.

Birkaç örnek ile tekrar ET’ler ve onların öncülüğündeki diğer müdahalelerden bahsetmek istiyorum. İçeri girip karıştırmaktan bahsettik. Ancak ET’ler öncülüğünde bir başka yaklaşım olan düşene yardım(!) taktiği de fazlaca görülmüştür. Savaşlar sonrası çöken, hastalık ve kıtlıkla boğuşan, nüfusa da bağlı olarak ekonomik çarkını çevirmekte zorlanan her ülkeye “yardım elleri” gecikmemiştir. Bu yardım elleri sonrası şu durum ortaya çıkmıştır: “Elini veren kolunu kaptırır.” Çünkü yeri geliyor elde olan ilaç verilmiyor, yeri geliyor ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar doğuruluyor. Bu gibi birbirine zıt ama ana kaynağı aynı olan pratiklerle birlikte sadece kol değil bir bütünen artık ekonomik itaatkarların kontrolüne kapılmış olunuyor. Kolun kaptırıldığının bir göstergesi olan ABD’nin tüm gücünü kullanan (daha doğrusu ABD’nin kullandığı) BECHTEL şirketine bakalım. Şirket ABD’nin savaş güçlerinin indiği yerde daha askerler soluk almadan ihaleye giren bir şirket. Veya ET’lerin borca soktuğu ülkelerde daha fazla ihtiyaç(!) yaratıldığında yine bu şirket karşımıza çıkıyor. Kim Umman’da nüfusun 4 katı kapasiteli bir havaalanına ihtiyaç duyulduğuna inanabilir ki? Ya da Irak’ın insanlığın cehennemi olarak adlandırıldığı bir süreçte Irak’a inşaat bürolarını çoktan yapmış bir şirket yatırımcılar tarafından akıl karı karşılanır mı? İşte bütünen bunlar organizasyonun amacının araçlar aracılığı ile anlamamıza yardımcı oluyor.

Peki bu kitaptaki itiraflarla da bir kez daha görüyoruz ki ciddi bir problem var. Bir problemi saptamak çözmek için ilk adım sayılabilir. Sadece saptayanları değil bilfiil içindekileri de hesaba katarsak bayağı da kalabalığız. Bu kalabalık olma durumu şuradan geliyor: Yardım elinin uzatıldığı ya da ekonomik olarak tamamen ele geçirilen yerlerdeki büyüme (kuşkusuz emperyalistler için büyüme) ülkenin sadece bir kısmına yüzünde gülücükler açtırıyor. Yüzü gülenler için mesele tabii ki de ulusal boyutta değil ekonomik boyutta ele alınıyor. Çünkü çarkı çevirmek için oluşturulan şirketokrasinin başında hangi ulustan insanlar olduğu çok bir şey ifade etmiyor. Sistemin devamı için satın almanın toplumsal bir görev olduğunun empoze edilmesinin de belli bir ırk tarafından aşılanamayacağı da aşikâr. Çünkü bu bir sistem sorunudur. Bu durumda bizim kalabalığımızın umutsuzluğa sürüklenmesi de yüzü gülenler sayesinde oluyor. Yüzü gülen az olunca da geriye mutsuz yığınlardan oluşan okyanuslar çıkıyor.

Sonuç olarak görüyoruz ki kapitalist mantık her alana her imkanla hücum ediyor. Her ağaca, her ağacın gölgesine faydacı bir şekilde yaklaşıyor. Hatta sonradan faydalanmak için şimdi ağaç bile dikiyor. Tabi gölgesinden faydalanana kadar. Sonrasında kesiyor. Yani yardım elini çekiyor. Yüzüstü bırakıyor. Kendine muhtaç pozisyonda bırakıp peşinden sürüklüyor. Bir de bakıyoruz ki onlarsız nefes alamıyor, hareket edemiyoruz. Kitapta sorunlardan bahsedilip bunlar örneklerle desteklenirken okurların kafasında oluşan soruların en önemlilerinden biri de çözümün olup olmadığı oluyordur? Cevap vermek isteriz ki çözüm tabii ki var. Çözüm sorunlara en az sorunu oluşturan sistem kadar tutarlı, istikrarlı, ayakları yere basan ama sorundan çok farklı olarak sırtını; kâr için dönen çarkına değil, haklılığına dayayan bir alternatifin uygulanmasında yatıyor.

Dersim’den bir SÖH’lü

Paylaş